11 Mart 2009 Çarşamba

İsmâil Dede Efendi (Hammâmîzâde)



İsmâil Dede Efendi (Hammâmîzâde)

Hammâmîzade İsmâil Dede Efendi, (d. 9 Ocak 1778, İstanbul - ö. 29 Kasım 1846, Mekke, Minâ), Türk besteci.

Babası geçimini hamam işletmeciliğiyle sağladığı için, Hammâmîzade adıyla tanınmıştır. Ancak günümüzde çoğu zaman Dede Efendi diye anılır.
Sesinin güzelliği ve müzik yeteneği çok küçük yaşta ortaya çıkınca, dönemin ünlü müzikçilerinden Uncuzade Mehmet Emin Efendi'den özel dersler almaya başladı. 1798'de Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Ali Nutki Dede'ye Bağlandı; ertesi yıl "çile"sini tamamlayarak "dede" oldu. Çilede iken bestelediği ilk şarkııyla padişah III.Selim'in dikkatini çekti, art arda bestelediği yapıtlarla dönemin gözde bestecileri arasına girdi; yüksek saray görevlerinden padişah musahipliğine ve müezzinbaşılığa atandı. III. Selim'den sonra II.Mahmut'un da yakın ilgi ve desteğini gördü.
İsmail Dede Efendi, bir yandan Saray fasıllarına hanende ( Ses Sanatçısı ) olarak katılırken, bir yandan da Enderun'da ve Yenikapı Mevlevihane'sinde müzik dersleri verdi. Dede efendi, Hacca giderken yakalandığı Kolera hastalığından öldü.
Yetiştirdiği çok sayıda öğrenci arasında özellikle, kendisinden sonra XIX.yy'ın en büyük bestecileri arasında yer alan Zekai Dede, Dellalzade İsmail Efendi ve Eyyubi Mehmet Bey sayılabilir.
Art arda yeni makamların bulunduğu klasik Türk müziği repertuvarının en gözde parçalarının bestelendiği III.Selim döneminde ilk yapıtlarını veren İsmail Dede Efendi, XVIII.yy'ın sonunda Batı müziğiyle ilk ciddi bağlantıların sonucu olarak görülmeye başlanan yenilik hareketlerine sırt çevirmemiş olup, genellikle öncüllerinden devraldığı kurallara bağlı bir bestecidir. Onun da temel gereci insan sesidir. Mevlevi ayininden ilahiye, kar'dan köçekçeye, her formda ürün veren İsmail Dede Efendi içtenlikten kaynaklanan akıcılığı, bir müzik yapıtının en büyük erdemi saymıştır.
İsmail Dede Efendi, 500 dolayında beste yapmışsa da, nota kullanımının yaygın olmayışı ve müzik öğretiminin ezebere dayanması nedeniyle, bunlardın yarısına yakın bölümü unutulmuş 8'i çalgısal, geri kalanı sözlü olmak üzere 267 yapıtı günümüze ulaşabilmiştir. Sözlü yapıtlarından 49'u dinsel tasavvufi, 218'i dindışıdır. Tasavvufi yapıtlarını en önemlileri Hüzzam, Saba ve Ferahfeza Mevlevi ayinleridir.

Bugün en çok bilinen ve seslendirilen eserleri arasında şunlar vardır:

Rast Semai Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü
Hicaz köçekçe Şu karşıki dağda bir yeşil çadır
Rast Kar-ı Nev Gözümde daim hayali cânâ
Hicaz
Yörük Semai Yine neş'e-i Muhabbet etti dil-ü canım etti şeyda
Hüzzam Yürük Semai Reh-i Aşkında edip kaddimi kütah gönül
Ferahfeza Yürük Semai Bu gece ben yine bülbülleri hâmûş ettim
Hicaz Semai Ey büt-i nev-edâ olmuşum müptelâ
Talaa'l bedrü aleyna

http://tr.wikipedia.org/

Nâbi



NÂBİ

Hayatı

1642 senesinde, Şanlıurfa'da doğan Yusuf Nâbi yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de İstanbul'a gitmiştir. Burada eğitimine devam eder, şiirleri ile tanınmaya başlar. Paşa vefat edince ise Halep'e gider. İstanbul'da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep'te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep'te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbi'yi yanına aldı. Bu dönemlerde Nâbi Darphane Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulundu. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbi aynı zamanda çok güzel bir sese sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılı idi. "Seyid Nuh" ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul'da 1712 yılında vefat etti.Nabi bazı kaynaklara göre espirliydi. adres açıklaması

Dönemi, Çalışmaları

Nâbi Osmanlı'nın duraklama devrinde yaşamış bir şairdi, yönetim ve toplumdaki dejenerasyona ve bozukluklara şahit oldu. Çevresindeki bu negatif olgular onu didaktik şiir yazmaya itmiş, eserlerinde devleti, toplumu ve sosyal hayatı eleştirmesine neden olmuştur. Ona göre şiir hayatın, karşılaşılan sorunların ve günlük yaşamın içinde olmalı, hayattan, insandan ve insanî konulardan izole edilmemelidir. Bu yüzden şiirleri hayat ile alâkalı, çözümler üretmeye çalışan, yer yer nasihatta bulunan bir yapıdadır. Eserlerinin herkes tarafından anlaşılması ve hayatla iç içe olmasını istemesindendir belki de, kullandığı dil yalın ve süssüzdür. "Bende yok sabr-ı sükûn, sende vefadan zerre, İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere." Na ve bi kelimeleri arapça ve farsçada 'yok' anlamına gelmektedir.Bu beyitte Nabî mahlasının oluşumunu belirtmektedir...

Başlıca Eserleri

Dîvân
Hayriyye
Hayrabâd
Tuhfetü'l Haremeyn
Surname
Fatihnâme-i Kâmaniçe
Zeyl-i Siyer-i Veysi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nabi

Buhurizade Mustafa Itri


Buhurizade Mustafa Itri
Buhurizade Mustafa Itri (d. 1630 ya da 1640-İstanbul - ö.1712). Türk bestekarı.
17. yüzyıl büyük Türk bestekârı. Asıl adı Mustafa olup Itri mahlasıdır. Çiçekçilik ve meyvecilikle uğraştığı için bu mahlası almış olduğu söylenir. Ustaları arasında Hafız Post, Nasrullah Vakıf Halhali, Kasım Paşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi gibi, 17. yüzyıl bestecileri vardır. Çağının kaynakları mevlevi olduğunu göstermektedir. Mevlevi mukabelesinde okunan bir Segah ayin bestelemiş olduğundan bu rivayetlerde haklılık payı olabileceği düşünülmektedir.
Hayatı müddetince bir çok
padişah ve devlet adamından himaye görmüş olup, bunlardan en önemlileri IV. Mehmet ve Gazi Giray Han'dır. Devlet adamlarına yakınlığı nedeniyle bir dönem esirciler kethüdalığı yapmış, sarayda da musıki dersleri vermiştir. Mezarı divan şairi Şeyhi 'nin yazdığına göre Yenikapı Mevlevihanesi'ndedir. Ancak mezar taşı kaybolduğundan, yeri konusunda bugün bir bilgi bulunmamaktadır.

Sanatı
Itri; yaşamı boyunca şairlik, hattatlık ve bestekârlık gibi sanatlarla uğraşmıştır. Ancak hiç şüphe yok ki onun bugün ki ününün sebebi bestekârlığıdır. Bestelerinde daha çok Nabi, Baki, Nazım, Naili, Nefi, Hafız gibi Türk ve Fars divan şairlerinin şiirlerini kullanmıştır.
Eserleriyle bir çığır açmış ve kendinden önceki tüm bestekarlardan farklı olmuştur. Türk Klasik Musikisi'nin esas çizgilerini o çizmiş ve Türk Müziği'ni diğer doğu müziklerinden ayıran özellikleri kazandırmıştır. O sanatının büyüklüğü ve önemi bakımından ancak
Abdülkadir Meragi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi ile mukayese edilebilir.
Buhurizade Mustafa Itri Efendi, günümüz Suriye Başbakanı Naci Otri'nin dedesidir.
İstanbul'da doğdu, aynı kentte öldü. Çağdaşlarının, ölümüne tarih düşürmek amacıyla kaleme aldığı mısralar ile, bestelediği yapıtlarda güfte olarak kullandığı şiirlerin yazılış tarihlerine göre, yaklaşık 1630 ile 1640 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda ölümü için 1711 ve 1712 tarihleri gösterilmektedir. Asıl adı Mustafa'dır. Itrî, şiirlerinde kullandığı mahlastır. Buhurîzade Mustafa Efendi diye de anılmıştır. Buhurîzade adının kendi lakabı mı, yoksa aile adı mı olduğu bilinmemektedir. Yaşamı üstüne bilinenler de, eski ve yeni kaynaklardaki, çoğu birbiriyle çelişen bilgilere dayanır.
Zamanına göre iyi bir öğrenim görmüştür. Ustalarından birinin Hâfız Post olduğuna kesin gözüyle bakılır. Nasrullah Vâkıf Halhalî, Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi gibi 17 yy. bestecilerinden de yararlandığı sanılmaktadır. Çağının kaynakları, onun Mevlevi olduğunda birleşirler. Mevlevi tekkelerinde okunmak üzere bir ayin ile bir naat bestelemiş olması da, bunun bir kanıtıdır. Söylentilere göre, Yenikapı Mevlevihanesi'nin o zamanki şeyhi Câmî Ahmed Dede'ye (?-1671) kapılanmış, müzik sevgisiyle Mevlevi olmuştur.
Itrî beş padişah dönemi gördü. Sultan IV. Mehmed zamanında tanındı. Huzurda düzenlenen fasıllara hanende olarak katıldı, bestelediği yapıtlarla padişahlardan büyük yakınlık gördü. Saraya girmeden önce ne tür işlerde çalıştığı bilinmiyor. Yakınlık gördüğü bir başka devlet adamı da, şiirleri ve müzik sevgisiyle tanınan Kırım Hanı I. Selim Giray'dı (1634-1704). Itrî, IV. Mehmed'le yakınlığının bir sonucu olarak, padişahtan, kendisine esirciler kethüdalığı görevinin verilmesi dileğinde bulunmuş, bu dileği yerine getirilmiştir. Bazı kaynaklar, onun bu dileğini, İstanbul'a getirilen esirlerin ülkelerinin müziği üstüne bilgi edinmek, içlerinden müziğe yeteneği olanları da yetiştirmek istemesine bağlarlar.
Itrî uzun yıllar Enderun'da müzik öğretmenliği ve hanendelik ettikten sonra, elli yaşına doğru emekli olarak saraydan ayrıldı. Ancak, müzikteki ünü Lale Devri'nde daha da artarak sürdü. Meyvecilikle çiçekçiliğe meraklı olduğu, kendi adıyla anılan İstanbul'un ünlü Mustabey armudunu ilk kez onun yetiştirdiği de söylenir. Itırdan gelen Itrî mahlası da, çiçek merakına bağlanır. Divan şairlerinden Şeyhî'nin yazdığına göre, ölümünden sonra "Mevlevihane Yenikapusu haricine" gömülmüştür. Mezar taşı kayıptır.
Itrî zamanının tanınmış şairlerindendir. Divan ve âşık tarzlarında şiirleri vardır. Naatlar, gazeller, tahmisler, nazireler, tarih düşüren beytiler ve şarkılar dışında, hece ölçüsüyle türküler de yazmıştır. Bestelediği yapıtlarda şiirlerinin pek azını güfte olarak kullanmış, Nâbî, Bakî, Nazîm, Nailî, Nef'î gibi ustaların şiirlerini bestelemeyi yeğlemiştir. Şiirlerini topladığı Divan'ı kayıptır. Şiirlerine şuara tezkirelerinde, yazma şiir derlemelerinde rastlanır. Ancak, Itrî mahlaslı bütün şiirler ona ait değildir, 1622'de ölmüş başka bir şair de aynı mahlasla şiirler yazmıştır. 17.ve 18 yy'larda Buhurîzade lakabıyla tanınmış iki müzikçi daha bulunduğu için, Itrî'nin onlarla da karıştırılmaması gerekir.
Itrî aynı zamanda tâlîk yazı yazan bir hattatır. Edebiyat ve hat öğretmeni Siyahî Ahmed Efendi'dir (?-1697). Yazdığı tâlik yazı örnekleri, Hâfız Post'un güfte derlemesine eklediği güftelerde görülür. Neyzen olduğu da söylenir. Saz eserleri bestelemesi, ney ya da başka bir saz çaldığını gösterir. Çağının kaynaklarında, kuramsal bilgilerinin çok üstün bir düzeyde olduğundan söz edilir.
Asıl önemi besteciliğindedir. Yapıtlarıyla bir çığır açmış, Klasik Türk müziğinin kurucusu olmuştur. Ondan önceki bestecilerde, bir ölçüde de olsa, Orta ve Yakındoğu müziklerinin izleri sezilir. Bu etkiler onda bütünüyle silinmiş, Klasik Türk müziği diye adlandırılan, Osmanlı-Türk üslubu en belirgin çizgileriyle ortaya çıkmıştır. Klasik üsluba bağlı kalmış pek çok bestecide, az ya da çok, onun etkisi vardır. Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi'yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur.
Itrî'nin din dışı yapıtlarının başında gelen Nevâ Kâr Hâfız'ın bir gazeli üzerine bestelenmiştir. Bu yapıt çeşitli makam ve usul geçkileri uygulanarak birbirine bağlanmış ezgilerinin zenginliği yanında, kuruluşu ve titiz işçiliğiyle de özgünlük taşır. Aynı zamanda, Klasik üslubun niteliklerini de en iyi yansıtan, en özlü örneklerinden biridir. Çeşitli makamlardaki, büyük formlu öbür din dışı yapıtları, ilgili fazılların ilk akla gelen parçaları arasındadır. Din dışı küçük formlarda bestelediği hiçbir yapıtı günümüze ulaşmamıştır.
Itrî dinsel müziğe yepyeni bir hava getirmiştir. Dinsel yapıtları, cami ve tekke müziği örnekleri olarak ikiye ayrılır. Teravih namazı sırasında makam değiştirme kuralı ile, camilerde müezzinlerin uyguladıkları çeşitli kuralların Itrî tarafından konulduğu söylenir. Bayram namazlarında okunan Segâh Kurban Bayramı Tekbiri, kutsal emanetlerin ziyareti sırasında okunan Segâh Sal-ât-ı Ümmiye, Mâye Cuma Salâtı, Dilkeşhâveran Gece Salâtı, üç yüz yıldır etkilerinden bir şey yitirmemiş yapıtlardır. Özellikle ilk ikisi çok kısa birer cümle içinde yarattıkları etkinin yoğunluğu bakımından Türk müziğinde benzersiz bir sanat gücü taşırlar.
Mevlevihanelerde, sema törenlerinde, ayinden önce okunan, Rast Naat-ı Peygamber, Itrî'nin Mevlevi müziğine en kalıcı katkısıdır. Güftesi Mevlânâ'nın bir şiirinden alınan yapıtta, güfte ile beste yetkin bir biçimde bütünleştirilmiştir. Bu naatın, bestelenmesinden sonra Mevlevihanelerdeki her sema töreninde okunması bir gelenek haline gelmiştir. Segâh Ayin'i ise, bu türün ilk güçlü örneklerinden biridir.
Günümüze ulaşan yapıtlarının çoğunda mistik bir hava vardır. Bu yönü bir ölçüde, Mevlevi olmasına bağlanabilir. Seçtiği formlar için en uygun anlatımı bulan Itrî, cami müziği olarak bestelediklerinde, derin bir dindarlık duygusunu, Mevlevi müziği yapıtlarında, tasavuffi bir içe dönüş heyecanını dile getirmiş, din dışı yapıtlarında ise, yoğun müzik cümleleri arasında beliren düşünceli ve düşündürücü bir tavrı benimsemiştir.
Sanatı değerlendirilirken, üslubunun niteliği ile yapıtlarındaki teknik özellikler birbirine bağlı iki düzey olarak ortaya çıkar. Itrî'nin müziği 17. yy'da henüz oluşum aşamaları içindeki bir müzik üslubunda "klasik" diye nitelendirilebilecek özellikler taşır. Kişisel duygu ve düşüncelerini dile getirmediği, bütünüyle kendine özgü, kişilikli bir anlatım yaratabilmiştir. Müziğinin dengeli, oturmuş bir yapısı vardır; yapıtlarının en dokunaklı bölümlerinde bile, duygusallıktan, abartamadan, gereksiz süslemelerden kaçınmıştır, cümleleri açık seçik ve berraktır.
Yapıtlarının ezgi yapısındaki özellikler ise, sanatının ancak teknik bir inceleme çerçevesinde değerlendirilebilecek başka bir yönüdür. Hiçbir bestesinde alışılmış ezgi örneklerine rastlanmaz. Belli bir makamdaki yapıtı, başka bir bestecinin aynı makamdan bir yapıtıyla karşılaştırıldığında, o makamı çok farklı buluşlar, taklit edilmeyen, benzersiz deyişlerle işlediği görülür. Bir makama bağlı müzik cümlelerini sadece komşu perdelerden yararlanarak geliştirme kolaycılığından kaçınmış, en uzak perdelere dek uzanarak, zor olanı gerçekleştirmeyi yeğlemiştir.
Böylece ezgilerini dar bir ses alanı içinde kalmaktan kurtarmıştır. Onun müziği bu bakımdan makam ve geçki zenginliği taşır. Bu zenginlik, kullandığı usuller için de geçerlidir. Notasıyla günümüze ulaşamamış parçalarının güfteleri ile usullerini veren eski kaynaklarda, çok ender kullanılmış usullerde bile yapıt bestelediği görülmüştür.
Itrî, Şeyhülislam Esad Efendi'nin belirttiğine göre, bini aşkın beste yapmış olan çok verimli bir bestecidir. Bunların büyük bir çoğunluğu unutulmuş ya da kaybolmuştur; bugün ancak kırk dolayında yapıtı bilinmektedir. Günümüze kalan pek az yapıtıyla bile bugün de Klasik Türk müziğinin en başta gelen birkaç ustasından biri kabul edilmesi, sanatında ki olağanüstü özelliklerin bir sonucudur.
YAPITLAR (başlıca): Segâh Kurban Bayramı Tekbiri; Segâh Salât-ı Ümmiye; Dilkeşhâveran Gece Salâtı; Mâye Cuma Salâtı; Segâh Mevlevi Ayini; Rast Darb-ı Türkî Naat ve Sofyan Tevşih; Nühüft Durak; Nühüft İlahî; Nühüft Tevşih; Nevâ Kâr; 2 Pençgâh Beste; Hisar Devr-i Kebir Beste ve Aksak Semai; Mâhûr Ağır Aksak Semai; Rehavî Berefşan Beste; Buselik Hafif Beste ve Yürük Semai; Segâh Ağır Semai; Segâh Yürük Semai; Bayatî Çember Beste; Bestenigâr Darb-ı Fetih Beste; Dügâh Hafif Beste; Isfahan Zencir Beste ve Ağır Aksak Semai; Nikriz Muhammes Beste; Râhatu'l Ervah Zencir Beste; Irak Aksak Semai; Rast Aksak Semai; Nühüft Aksak Semai; Acemaşiran Yürük Semai; Rehavî Peşrev; Nühüft Peşrev ve Saz Semaisi.

Eserleri
Itri'nin Neva Kâr'ı Klâsik Türk Musikisi repertuarının en yetkin eseri olarak kabul edilmektedir. Makamsal geçkiler, ezgilerin zengin ve orijinalliği bu eseri bir baş yapıt haline getirmiştir. Kâr'ın sözleri ünlü İranlı şair Hafız-ı Şîrâzî'ye aittir. Yine Segâh Yürük Semaisi olan "Tûti-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil" çok bilinen ve seslendirilen bir eserdir. Eserin güftesi Nefî'nindir.
Itri'nin küçük formda (şarkı, türkü, köçekçe vs.) hiçbir eseri günümüze kadar gelememiştir. Eserlerin tümü büyük formlardadır. Dini musikinin de çok önemli eserleri yine Itri'ye aittir. Bunlar arasında
Segah Bayram Tekbiri, Segah Salat-ı Ümmiye, Cuma Salatı, Dilkeş-haveran Gece Salası, Rast Mevlevi Naatı bütün İslam Dünyasında meşhurdur.

SADİ ŞİRAZİ







SADİ ŞİRAZİ




Sadi Şirazi İslam alimlerinden ve büyük velilerdendir. Asıl adı Müslihüddin Şeyh Sadi'dir. 1193 (H.589)te Şiraz'da doğdu. 1292 (H. 691) de orada vefat etti. Abdülkadir Geylani hazretlerinin halifesinin talebesidir. Onun derslerinde yetişerek kemale geldi. Ömrü ilim öğrenmekle, talebe yetiştirmek ve insanlara doğru yolu göstermekle geçti. Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılıp, cihad etti. Bir defasında Haçlılara esir düştü. On dört defa hacca gitti. Bütün şiirlerinde Sadi mahlasına rastlanmaktadır.Sadi küçük yaşta yetim kaldı. İlk tahsilini Şiraz'da tamamladıktan sonra, Moğol istilası üzerine Bağdat'a gitti. Bağdat'ta Nizamiyye Medresesinde tahsilini tamamladı. Sonra İslam ülkelerini gezmeye başladı. Anadolu, Mısır, Suriye, Delhi, Azerbaycan ve Belh'e uğradı. Buralarda Şihabeddin Sühreverdi başta olmak üzere, birçok İslam alimiyle görüştü.1257'de tekrar Şiraz'a döndü. Bu sırada, devlet başkanları Ebu Bekr, Moğollarla sulh yaptı. Memleketi rahata kavuştu. Bu hükümdar tarafından iyi bir kabul gören Sadi, onun adına 1257'de Bostan adlı eserini ve bir yıl sonra aynı şekilde kendisine büyük saygı gösteren Veliaht İkinci Sa'd adına da Gülistan adlı eserini yazdı. Bu eserleri sayesinde kısa zamanda şöhreti memleketinin dışına taştı. Birkaç sene sonra, hamileri, koruyucuları olan Ebu Bekr bin Sa'd bin Zengi ve oğlu İkinci Sa'd vefat etti. Yerine çocuk yaşta bulunan ikinci Sa'd'ın oğlu Muhammed geçti. Bu hükümdarla birlikte Salgurlu Hanedanı çöktü. 1264'te de Moğol hakimiyeti altına girdi. Bu karışıklıklar esnasında Sadi tekrar Şiraz'dan ayrıldı. Mekke'ye gitti. Hac yaptı. Ömrünün son yıllarını mezarının yanındaki dergahta ibadet edip ilim öğretmekle geçirdi. 1292'de Şiraz'da vefat etti. Mezarı Şiraz'ın kuzeydoğusunda, şimdi kendi adıyla anılan hangahının bulunduğu yerdedir.Şairin manzum ve nesir olan eserleri, ölümünden sonra külliyat halinde bir araya toplanmıştır. Bu külliyat sonradan Bisütun diye şöhret bulan Übey bin Ahmed bin Ebi Bekr tarafından, biri 1325'te, diğeri de 1334'te olmak üzere iki defa düzenlenmiştir. İlki, kaside ve gazellerin ilk harfine göre ve ikinci tertip ise, son harfine göre yapılmıştır. Külliyat, 16 kitap ve 6 risale olmak üzere 22 eseri ihtiva etmektedir. Ancak külliyatta mevcut isimlerin hepsinin bizzat müellif tarafından mı konulduğu kat'i olarak bilinmemektedir.Gülistan, nesir kısımlar arasına birtakım manzumeler ilavesiyle meydana gelmiş bir önsöz ve 8 bölümden ibarettir. Birinci bölüm hükümdarların hal ve hareketleri; 2. bölüm dervişlerin ahlakı; 3. bölüm kanaatin fazileti; 4. bölüm susmanın faydası; 5. bölüm sevgi ve gençlik, 6. bölüm takatsizlik ve ihtiyarlık; 7. bölüm terbiyenin önemi ve 8. bölüm sohbet adabıyla ilgili hikaye ve menkibeleri ihtiva etmektedir. Bu hikayelerin bir kısmı kendi müşahedelerine, bir kısmı da İslam alimlerinin sohbetlerinde duyduklarına ve okuduklarına dayanmaktadır. Eser üslup ve tertip bakımından mükemmeldir. Bütün bölümler sıralanırken birbirleriyle bağlantılıdır. Nesir ve manzum kısımlar arasında bir nispet, ilgi sağlanmış ve fikirler kısa ve açık bir şekilde ifade edilmiştir. Hemen hemen bütün dünya kütüphanelerinde Gülistan'ın yazma nüshaları vardır. Eser Avrupa'da ilk defa Latince tercümesiyle birlikte, 1651'de Amsterdam'da neşredilmiştir. Türkçeye ve birçok doğu ve batı dillerine tercümesi yapılmıştır. Sadi'nin bu eseri birçok kimse tarafından taklit edilmiştir.Külliyatta, Gülistan'dan sonra Sadi'nin manzum eserleri gelmekte ve bunların başında Sadiname bulunmaktadır. Ancak bu eser, şarkta ve batıda daha çok Bostan adıyla tanınmaktadır. Adalet, ihsan, ahlak, mertlik, tevazu, rıza, kanaat, terbiye, şükür, tövbe ve münacat gibi konuları içine alan 10 bölümden ibarettir.Bostan'da hikaye ve menkibeler kısa, öz ve güzel olarak yazılmıştır. İfadeler her bakımdan sağlamdır. Bostan da Gülistan gibi asırlarca İslam aleminde büyük rağbet görmüş, medreselerde ders kitabı olarak okunmuş, birçok şerh ve tercümeleri yapılmıştır. Yakın zamana kadar Anadolu'da okunan Bostan, muhtelif kimseler tarafından şerh ve tercüme edilmiştir. Sadi'nin külliyatında Bostan'dan sonra yer alan Farsça ve Arapça kasideleri, bir hükümdarın veya devlet erkanının medhinden ziyade, onları daima insanlığa adil olmaya davet eden bir nevi nasihatnamedir. Kaside mahiyetinde gazelleri de vardır. Bostan ve Gülistan'da aynı beyitlerin tekrarına çok rastlanır.Bisutun'un tertibine göre, kasidelerden sonra mülemmaat gelmektedir. Bunu müteakip, sırası ile 20 bendlik terciat ve hayatının gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık devrine göre tertip edilmiş tayyibat, bedayi, havatim, gazelliyat-ı kadim ile dört kısımdan ibaret ve dört divan teşkil eden gazeller gelmektedir. Sadi, şiirde Özellikle gazelleriyle şöhret bulmuştur. Gazeli, bugünkü müstakil edebi şekil haline getiren o olmuştur. Gazellerinde tasvirleri canlı ve duygularını rahatça ifade etmiştir. Medresede elde ettiği bilgileri, seyahatleri sırasında uğradığı muhtelif merkezlerdeki alimlerle sohbet, tecrübe ve görgüsünün mahsulü olan malzemeyi, eserlerinde kullanmıştır. Onun eserlerinde bu malzeme ve fikirler ölçülü-biçili ve insanı sıkmayacak tarzda edebi sanatlara müracaat edilmek suretiyle işlenmiştir. Sadi, İran'da gazeli müstakil bir edebi şekil haline getirmesi yanında, yeni bir nesir üslubunun da sahibi sayılır. O, biri sade sayılan, biri resmi haberleşmede kullanılan ve diğeri cümle sonları kafiyeli olan nesir tarzlarını da bulmuştu.Eserleri:Gülistan, Bostan, Takrir-i Dibace, Aklu Aşk, Nasihat-ül-Müluk, Havatim gibi birçok eseri vardır.Şiirlerinden bir beyit:“Ey Sadi! Safa yolunda ilerlemekMustafa'ya (sallallahü aleyhi ve sellem) uymakla nasib olur hep.”Gülistan adlı eserindeki bir mesnevinin tercümesi şöyledir:“Ey kardeş! Bu dünya kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü tealaya bağla. Sana bu kafidir. Dünya mülküne güvenip bel bağlama. Çünkü bu dünyada senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Değil mi ki, en sonunda ölüm vardır ve bu can göç (ölüm) yolunu tutacaktır. O halde ister taht üzerinde can vermişsin ister toprak üzerinde, ne fark eder!”



Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

Niyâzî-i Mısrî




Niyâzî-i Mısrî


Hayatı

Asıl adı Mehmet olup, 12 Rebiülevvel 1027 / 8 Şubat 1618'de Malatya'nın Soğanlı köyünde dünyaya gelmiştir. Babası, yöresinin önde gelenlerinden Nakşbendiyye tarikatı mensubu Soğancızâde Ali Çelebi'dir. Niyâzî ve Mısrî ise mahlaslarıdır. Mısrî mahlası tahsilini Mısır'da yaptığından dolayıdır. Çeşitli medreselerde eğitim görmüş, farklı yerlerde tasavvuf bilgisini geliştirmiş ve memleketin pek çok yerinde vaazlar vererek halkı irşad etmeye çalışmıştır. Şöhreti her yana yayılan Niyazî Mısrî, ordunun maneviyâtını yükseltmek için Sultan IV. Mehmet tarafından Lehistan seferine götürülür. Hakkında ileri sürülen iftiralardan sonra Limni adasına sürülür ve burada onbeş yıl çileli bir hayat yaşar. Ölümünden bir yıl kadar önce affedilir ve Bursa’ya döner. Fakat Bursa kadısının şikayeti üzerine tekrar Limni’ye gönderilir ve burada vefat eder. Osmanlı sultanı tarafından sürgüne gönderildiği Limni adasında 1693 (H.1105) senesinde bir Çarşamba günü kuşluk vakti vefat etmiş olup türbesi de aynı adada ziyaretgahtır. Türkçe ve Arapça manzum ve mensur on ciltten fazla eseri bulunmaktadır. Aruzla yazdığı şiirlerinde genellikle Nesimî ve Fuzulî’nin, heceyle yazdığı şiirlerinde ise Yunus Emre’nin etkisinde kaldığı görülür. Divanı’nın yanı sıra, “Risaletü’t-Tevhid, Şerh-i Esma-i Hüsnâ, Sûre-i Yusuf Tefsiri, Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre, Risale-i Eşrât-ı Saat, Tahir-nâme, Fatihâ Tefsiri, Sûre-i Nûr Tefsiri” eserlerinden bazılarıdır.

Literatürde Niyazi Mısri

Niyazî-i Mısri'nin menkıbevi hayatı esas alınarak ünlü yazar Emine Işınsu Öksüz yazılan muhteşem bir roman şeklindeki biyografisi Bukağı adı ile önce Ötüken Yayınları arasında daha sonra ise Elips Kitap yayını olarak yayınlanmıştır. Niyâzî-i Mısrî Divanının şerhli basımı ise Akçağ Yayınları tarafından yayınlanmıştır.
NIYAZİ MISRİ 13 yıl Elmalı'da şeyhi Ümmü Sinan gözetiminde tasavvufi eğitimden geçmiştir

Tasavvuf Anlayışı

Arûzla yazdığı şiirlerinde Nesimi’nin etkisinde kalan Niyazi devrinin vahdet-i Vücud’a mensup kişilerinden de biridir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Niyazi_M%C4%B1sri

ÜSKÜDAR'LI MUSTAFA MA'NEVÎ



ÜSKÜDAR'LI MUSTAFA MA'NEVÎ

17. yüzyıl’da Üsküdar’da yaşayan şair Mustafa Ma’nevî, babası Karabaş’ı Veli’nin terbiyesinden geçmiş büyük bir alim ve ariftir. Osmanlı’nın yorgun bir döneminde yaşamış ancak bilgisi ve kültürüyle çevresine kaynak olmuş bir mutasavvıf olduğu kadar, başına getirildiği ordu şeyhliği görevi sebebiyle askerin cesaretini arttırıcı bir moral hocası da olmuştur. 2.Ahmed zamanında Hünkâr Şeyhi olmuş, güzel konuşmasıyla meşhur, sohbette eşi az bulunur Mustafa Ma’nevî’nin tasavvuf tarihinde adından söz edilmesinin asıl sebebi, aynı zamanda bir şair olmasıdır.
“Canı -bir at gibi- aşk dolabına koşup döndürebilmek her insanın harcı değildir.” diyen Ma’nevî’ye göre insanı insan yapan yegâne değer; “aşk” ve “irfan”dır. Yaşadığı aşk ve irfan hallerini şiirlerinden yakalayabileceğiniz gönül adamının, edebiyat tarihimize mutasavvıf bir şair olarak geçmesini sağlayan asıl eseri, ilâhilerini topladığı Divançe’sidir. Mustafa Ma’nevî, şiirde gerek şekil gerekse muhteva açısından çok başarılı bir şair değildir belki, şahsına münhasır özgün bir şiir de ortaya koymamıştır. Ancak; eserinde işlediği “tasavvuf felsefesi” ve çağının düşünce dünyasıyla alâkalı belgesel değeri olan görüşleri açısından bu Divançe’nın önemi büyüktür.
Ma’nevî’nin şiirlerindeki “ideal insan”a ne kadar yakınız, anlattığı “ariflerden miyiz yoksa “cahil”lerden mi?
Ma’nevî, tasavvuf tarihi ve edebiyatı, vahdet-i vücud felsefesi, Halvetiyye ve Niyâzî-i Mısri gibi konularda çalışma yapacakların gözardı etmemesi gereken önemli bir isimdir. Bu sebeple; hayatı, eserleri ve fikirleri incelenmeye değerdir.

http://www.kaknus.com.tr/new/index.php?q=tr/node/607

NEFİ



NEFİ

Nefi denilince akla gelen ilk şeylerden biri hicivleridir.Hiciv Divan Edebiyatı'nda yermek,eleştirmek anlamında kullanılır.Nefi’nin sadece hicivleriyle ün salmadığını ve kaside alanında da başarılı eserler verdiğini ,hatta ve hatta kaside denilince de akla gelen ilk ismin Nefi olduğunu az çok edebiyat bilgisi olan bir çok insan bilir.Nefi öyle bir yazar ki, övgü ve yergi sanatını yani kaside ve hiciv sanatını bir arada kullanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Aslında birbirlerine zıt olan bu sanatları uygulamak her baba yiğidin harcı değildir. Hicivlerinden dolayı ona genç yaşta “Zari” mahlası verilmiştir.”Zari” günümüz Türkçesiyle “zararlı, faydası dokunmayan” anlamları taşır.O öyle bir Hiciv sanatı işlemiş ki 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "Nafi” yararlı" mahlasını vermiştir.Ne kadar yararlı bir şair, orası meçhul tabii.Öyle ki, Nefi yazmış olduğu hicivleriyle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekmeyi başarmıştır. Dönemin Müftüsü ile aralarında geçen bir atışma oldum olası beni Nefi’nin büyük bir şair olduğuna inandıran güzel atışmalardan biridir.Aslında güzel bir atışma olduğu söylenemez; bilakis ağır sözlerle kurulmuş,destansı sözler içeriyor.Malum bizim Nefi oturtucu sözlerin adamıdır.Dönemin müftüsü görünüşte Nef'i yi öven, fakat içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir beyit oluşturup halka sundu.Üstad Nefi’de boş durur mu sanırsınız? Nefi’ye biri kafir diyecek ve Nef’i masum masum, hiçbir şey yokmuş gibi davranacak.Üstad boş durmadı. Hemen bu beyite karşılık bir beyit de o yazdı: "Müftü efendi bize kâfir demiş. Tutalım ben O'na diyem müselman. Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere, İkimiz de çıkarız orda yalan." diye cevap vermişdir.Bu öyle oturaklı bir beyitti ki,dönemin müftüsü bu beyite karşılık olarak başka bir beyit yazma cüreti gösterememiştir.Yani kısacası Nefi öyle bir hiciv ustasıydı ki sadece bir hicvinden dolayı bir çok insanın ağlamasına, efkarlanıp dünyadan soğumasına sebep olabiliyordu. Biraz garip ama açıkcası dönemin kabus, sinir bozucu şairlerin en önde geleniydi. Diline,kalemine pek sahip olamadığından ölüm sebebi de yazıp çizdiği, karalayıp durduğu hicivleri yüzünden olmuştur.Ölüme giden bu yolda hicivlerini üstüne basa basa söylemesi beni çok güldürmüştür. Öyle ki o zamanın sadrazamlarına şiir şeklinde küfür ettiği için bir kez zindana atıldı; ama padişah bunu öğrenince kendisini affetti.1 ay sonra tekrar küfür etti ve yine zindana atıldı ve yine padişah Allah'ın sabrı üç kezdir diyerek, "bir kez daha affediyorum seni" dedi ve tekrardan bizim sivri dilli Nefi'yi affetti. Aradan epey bir zaman geçti.. Bizde bir tabir vardır: “Can çıkar huy çıkmaz” diye, malum bu söz tam bizim Nefi'ye göreydi Nefi dayanamayıp ne de olsa beni tekrardan affedip bırakırlar diye düşündüğünden olsa gerek, tekrardan küfrettiği için nihayetinde boğularak öldürülmüştür.Boğularak öldürülmesinin sebebi de Nefi’nin tamamen kendi isteği dahilinde gerçekleştirilmiştir.Sonuçta bir çok kez affedilmesine karşın, diline sahip çıkmayıp kendi ölüm fermanını yine kendi elleriyle imzalamıştır.

http://www.edebiyatogretmeni.net/nefi.htm