<İSLAM VE SANAT>

11 Haziran 2009 Perşembe

Tezhip- Tezhip Nedir?




Tezhip- Tezhip Nedir- Tezhip Örnekleri

Tezhip, arapça zehep (altın) sözcüğünden türemiştir, tam karşılığı altınlama-yaldızlamadır. Türk tezhip sanatını, altın kullanarak yapılan kitap süsleme sanatı diye tanımlayabiliriz. Tezhip, yalnız altın yaldızla yapılan işleri ifade etmez, altının yanı sıra boya da kullanılarak, sadece kitaplara değil, hat levhalarına, fermanlara, hatta ahşap ve deri üzerine geleneksel motiflerimizin uygulandığı tezyinattır.

Tezhip yapan kişilere müzehhip veya müzehhibe denir.Tezhip ile Minyatürü karıştırmamak gerekir. Minyatür daha çok tasvire dayanır.Bitki, hayvan, insan ve/veya mekan tasvirleri içerir. Minyatürler yapıldıkları donemin sanat anlayışı ile paralel olarak, genellikle iki boyutlu tasvirlerdir. Tezhip ise basit bir anlatımla çoğunlukla stilize edilmiş bitki formları ya da desenlerden oluşan kimi zaman simetrik tasarımlardır. Günümüz Türkiye'sinde Tezhip de oldukça tutucu, klasik yaklaşım denilen bir akım vardır. Klasik yaklaşım, tarih boyunca yaratılmış ve kullanılmış formlar ve desenleri yinelemek, form ve desenlerin ana yapısını bozmadan değişik kompozisyonlarda kullanmaktır. Buna karşın, bazı Tezhip sanatçıları ise klasik form ve desenleri kendi görüş ve algılarına göre değiştirerek değişik kompozisyon ve malzemelerle daha özgür bir yaklaşım tarzı kullanmaktadırlar. Zaman içinde unutulmaya bırakılmış zarif ve zor sanat son 10 yıl içinde bu sanata gönül vermiş çeşitli grup ve kişilerce canlandırılmıştır. Günümüzde pek çok üniversitemizde Tezhip bölümleri yetenekli sanatçılar yetiştirmektedir. Eski sanatçılara bir kaç örnek vermek gerekirse, ilk akla gelen isimler Rikkat Kunt ve Ülker Tansı olacaktır.Hat ve cilt sanatlarında altınla yapılan tezhibe halkari denir. Rumi ve Hatayı üsluplarında, kitapların zahriye, hatime, başlık, serlevha, mihrabiye kısımları tezhiple süslenir. Küçük yıldız ve çiçeklere nokta, geometrik olanlara mücevher, altıgenlere şeşhane, beşgenlere seberk denir. Kuran'da secde ayetlerine denk gelen yerlerde vakıf gülü, hizip gülü, cüz gülü bulunur. Varakçı ve cetvelkeş denilen ustalar vardı. Kalemfırça, zehmühre, boyalar müzehhebin aletleriydi.

Etiketler:

18 Nisan 2009 Cumartesi

EBRU




EBRU

Dr. Musa SARAÇOĞLU

'Mukaddes Söz' yazıya döküldükten bir süre sonra ecdadımızın ince sanat zevkiyle buluştu. Bu buluşmadan; hat, tezhip, ebrû ve cilt gibi sanatlar ortaya çıktı. Bu sanatlar Osmanlı medeniyetinin zirveye çıktığı 16. yüzyılda olgunluğa ulaşarak, kıymetli eserlerin doğmasına vesile oldu.

Millî sanatlarımızdan biri olan ebrû, yoğunlaştırılmış su üzerine serpiştirilen boyaların şekillenmesiyle oluşan desenlerin, kâğıt üzerine alınması tarzında icra edilir. Ebrû kelimesinin menşeinin, Farsçadaki 'ebr' (bulutumsu), 'ab-rû' (su yüzü) veya Çağataycadaki 'ebre' (hare gibi dalgalı, damarlı) olduğu ileri sürülmektedir. Mermerdekine benzer damarlı görünümü sebebiyle ebrûya Avrupa dillerinde marmor papier, papier marbre, marbled paper; Arapçada ise, varakü'l-mücezza denir.

8. veya 9. yüzyılda Özbekistan'ın Buhara şehrinde başladığına inanılan ebrû sanatı, daha sonra Büyük İpek Yolu ile İran üzerinden Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşmıştır. Ebrû, diğer kitap sanatları gibi, gelişmesini İstanbul'da sürdürerek 16. yüzyılda olgunluğa erişmiş, en parlak dönemini 17. yüzyılda yaşamıştır. Bu dönemde İstanbul'da yapılan ebrûlar Avrupa'dan gelen talepleri de karşılar hâle gelmiştir.

Bilinen en eski ebrû, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunmaktadır, bu ebrûnun 1519'dan önce yapıldığı tahmin edilmektedir. Yapım tarihi 1539 olarak tahmin edilen başka bir ebrû da, Topkapı Sarayı'nda bulunmaktadır. O dönemlerde eserlere imza atma geleneği bulunmadığından, Osmanlı'nın son dönemi hâriç, önceki ebrû sanatçılarını tanımak mümkün olmamıştır. Şebek Mehmet Efendi, Hatip Mehmet Efendi, Şeyh Sâdık Efendi, Nafiz Efendi ve Hezarfen Ethem Efendi Osmanlı döneminde yaşayan ünlü ebrû sanatçılarıdır. Necmettin Okyay, Sami Okyay, Sacit Okyay, Abdülkadir Kadri Efendi ve Mustafa Düzgünman gibi isimler ise, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki ünlü ebrû sanatçılarıdır. Ebrû sanatının giderek yaygınlaştığı ülkemizde, bugün çok sayıda ebrû sanatçısı bulunmaktadır. Dünyada da benzer şekilde, ebrûya büyük bir ilgi bulunmakta, Avrupa, Amerika ve Asya ülkelerinde yüzlerce kişi ebrû sanatıyla uğraşmaktadır. Dünyanın her köşesindeki yüzlerce ebrû sanatçısı, http://groups.yahoo.com/group/Marbling internet adresi üzerindeki haber grubu aracılığı ile birbirleri ile haberleşmekte ve fikir alışverişinde bulunmaktadır.

Eski ebrû ustaları kullandıkları malzemelerin hemen hemen tamamını kendileri îmal etmekteydi. Kullanılan malzemeler şunlardır: kâğıt, kitre, tekne, neft, biz takımı, taraklar, boyalar ve fırçalar... Ebrûda kullanılan boyalar suda erimeyen cinstendir, geleneksel ebrûda toprak boyalar kullanılmaktadır. Topraktan elde edilen boyalar, bir mermer zemin üzerinde 'destezeng' denen el taşıyla iyice ezilerek, bir kap içerisine alınır. Üzerine su ve öd eklenen boya, olgunlaşması için bir süre bekletilir. Boyanın cinsine göre bu süre, birkaç hafta ile birkaç yıl arasında değişebilir. Olgunlaşan boyalar test edilerek ebrû yapımında kullanılmaya başlanır. Bu tür boyaların hazırlanmasındaki meşakkat sebebiyle, günümüzde hazır ebrû boyalarını kullanmaya eğilim giderek artmaktadır.

Ebrûlar, üzerindeki desen ve motiflere göre sınıflandırılmıştır. Su üzerindeki boyalara çeşitli müdahalelerde bulunarak; gel-git, şal, taraklı, bülbülyuvası, hatip ve çiçekli ebrûlar yapılmaktadır. Battal ebrû, su üzerindeki boyalara hiçbir müdahalede bulunmadan kâğıda alınır.

Bir ebrûnun güzelliğine karar vermek için, üç nokta göz önünde bulundurulabilir. Bunlar hav, hâle ve desendir. Hav, boyanın kâğıt yüzeyinden yüksekliğidir. Parmakla dokunulduğunda kadifemsi bir his verir ve en iyisi, toprak boyalarla elde edilir. Hâle, her bir boya damlacığının çevresindeki beyaz ışıltı halkasıdır; boyaya katılan öd sebebiyle oluşmaktadır. Desen, ebrûnun genel görünümüdür. Renklerin dağılımı, âhengi, motiflerin şekli, konumu ve büyüklüğü gibi özellikler deseni oluşturur.

Günümüzde çeşitli ebrû ekollerinden bahsedilebilir. Türk ebrû sanatı, ebrû sanatı içerisinde bir ekol veya tarzdır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan yüzlerce ebrû sanatçısının ebrûya, 'Türk ebrû sanatı' olarak yaklaşmalarını veya bu tarzda ebrû yapmalarını beklemek pek gerçekçi olmayabilir. Sanat evrenseldir ve bir sanata en çok kimler sahip çıkarsa, o sanat üzerinde en çok onlar söz sahibi olurlar.

Günümüzde birçok ebrû sanatçısı, ebrûyu müstakil bir sanat olarak uygulamaktadır. Bunun yanı sıra ebrû; minyatür, hat, tezhip ve resim gibi diğer sanatlarla birlikte de ele alınmaktadır. Kitap ciltlemek maksadıyla ebrû yapımı ise, günümüzde oldukça azalmıştır.

Geleneğe dayanan ebrû sanatı ile modern ebrû sanatı arasındaki münasebet konusunda çeşitli fikirler vardır. Bazı sanatçılar, geleneğe dayanan ekolün sürdürülmesi konusunda çok daha hassas davranırken, diğerleri kullanılan malzemeler ve teknik açısından daha serbest davranmaktadır. Bu konuyu tartışmaktan ziyade, herkesi konumunda kabullenmek ve başkalarının çalışmalarına karışmamak ebrûyu zenginleştirecektir. Zaten dünya üzerinde ebrû ile uğraşan yüzlerce kişi dilediği gibi ebrû yapmaktadır. Eserlerin beğenilip beğenilmemesi, sanatseverlerin bileceği bir husustur. Bugün ilgi görmeyen bir teknik veya ekol, belki de gelecekte çok aranır olabilecektir.

Ülkemizde eski üstatlardan eğitim ve icazet almış çok az sayıda ebrû sanatçısı bulunmaktadır. Bundan dolayı, ebrû öğretmek için icazetli olmak şartı, sanata ve sanatçıya ciddi kısıtlamalar getirebilir. Zaten bir kişinin gerçekten ebrû sanatçısı olup olmadığı, sadece icazeti ile değil, ürettiği eserlerle de anlaşılır. Ancak, eğitim konusunda ustaların bir araya gelip bazı kıstaslar belirlemesinde fayda vardır.

Ebrû sanatı günümüzde yeni bir canlanma dönemine girmiştir. Hem ülkemizde hem de dünyanın pek çok ülkesinde ebrûya karşı giderek artan bir ilgi bulunmaktadır. Çok sayıda ebrû sanatçısı yetişmesine bağlı olarak, yeni ebrû teknikleri ve ekolleri de ortaya çıkmıştır. Geleneği esas alan tarzın korunması için, buna çalışan sanatçılar desteklenebilir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında neredeyse unutulmaya yüz tutan hat, ebrû, tezhip ve minyatür gibi millî sanatlarımız, yirminci yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde hem müstakil birer sanat dalı olarak yeniden canlandı, hem de aralarında bir bütünleşme oldu. Yirmi birinci yüzyılla birlikte ise, bu sanat dallarına ilgi giderek artmaya başladı. İnancımız odur ki, bu yüzyılda sanatçılarımız gerçek sanata öncülük eder konuma geleceklerdir.


Sızıntı Dergisi

Etiketler:

Ebru ve Esma-i İlahi



Ebru ve Esma-i İlahi


Hasan Ahmet GÖKÇE

Ebrû sanatı hakkında temas edilmesi gereken bir diğer nokta da, ebrûnun geçmiş yüzyıllarda tasavvufî terbiye vasıtalarından birisi olarak kullanılmış olmasıdır. Öyle ki, asırlar boyu; "Ya Rabbi! Sen'in sıfatlarına rücû ediyorum, suyun üzerine renkleri açarken beni koru, yoksa ben kendimi Hâlık sanırım." diye dua edip, Rablerine sığınarak tekne açan ebrû sanatçıları, kendilerini sadece renklere yön vermekle muvazzaf bir vasıta gibi görmüş ve esas itibariyle zuhûrata tâbi olduklarını akıllarından hiç çıkarmamışlardır. Zîrâ onlara göre, kâinattaki bütün hâdiseleri olduğu gibi, ebrûyu da şekillendiren İlâhî bir kuvvettir ve ancak tesirine girdiği bu ilâhî gücü hisseden sanatçının eseri o ilâhî esintilerden nasibini alabilir.

İşte bu sebepledir ki; "Allah güzeldir, güzelliği sever." mealindeki hadîsin ışığında estetik zevkin şâhikalarında dolaşan ebrû sanatçıları, taklit edilmesi mümkün olmayan bu sanat dalının saklı hazinelerini keşfedebilmişlerdir.

Hiçbir ebrûnun bir diğerine benzememesinin, hattâ bir sanatçının aynı tekneden aldığı iki farklı ebrûnun dahi motif ve renk dağılımı bakımından çeşitlilik göstermesinin sırrı burada gizlidir. Bütün bunların yanında ebrû sanatçıları, teknedeki suyun gönüllerinin berraklığıyla doğruorantılı olduğuna inanmış ve şems-i İlâhî'den gelen hikmet ve aşk şuâlarının ancak aşk ile parlatılmış bir kalbe, oradan da tekneye düşeceğine inanmışlardır.

Onlara göre ebrû renklerinin tekneye olanca güzelliğiyle akması, ancak böyle bir kalble mümkündür. Çünkü ebrû teknesi musahhar bir âlemdir. Bu mahdut âlemde, sanatçının samimiyetine göre, Esmâ-i İlâhî'nin tecellileri akseder. Damlalar, âlem-i kebîr olan gönülden âlem-i sağîr olan tekneye düşer ve ebrû adını alır. Bu bakımdan ebrû, Esmâ'nın sudaki tecellisi olarak kabul edilir. Bu hususta ebrû sanatının bu günlere gelmesinde çok büyük emekleri olan Mustafa Esat Düzgünman'ın Ebrûname isimli şiirinden alınan şu mısralar kayda değerdir:

"Ebrûdaki görünen şu nukâşâta iyi bak!
Şuûnât-ı İlâhî'dir sıfatından ayân Hakk.
Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-i Rahmân âşikâr,
Rü'yetullâh sırrıdır bu, müsemmâdır her varak.
Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben!
Gâfil olup şirke dalma! Bir Fâil'dir iş gören.
Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol!
Hep suver-i ilmîyyedir mezâhirde görünen."


Kaynaklar


M. Uğur Derman; Türk Sanatında Ebrû, Akbank Yayınları, İstanbul, 1977.- Fuat Başar, Yavuz Tiryaki; Türk Ebrû Sanatı, Gözen Yayınları, İstanbul, 2006.- Gülseren Sönmez; Gelenekselden Günümüze Ebrû, İnkılâp Yayınları, İstanbul, 2007.- Turan M. Türkmenoğlu; Sudaki Nakış Ebrû, Milenyum Yayınları, İstanbul, 1999.- Salih Elhan; Yapım Yöntemleriyle Ebrû Sanatı, Murat Kitapevi Yayını, Ankara, 2004.- Ömer Faruk Dere; Ebrû Sanatı, İSMEK Yayınları, İstanbul, 2007- Hatice Sarı; Mustafa Düzgünman'ın Ebrû Sanatına ve Eğitimine Katkısı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008.- Sadrettin Özçimi; Geçmişten Geleceğe Türk Ebrû Sanatı, İSMEK Türk Kitap Sanatları Sempozyumu, İstanbul, 2007.

Etiketler:

18 Mart 2009 Çarşamba

İBN-İ TUFEYL






İBN-İ TUFEYL


(1106-1185/6)


(Muhammad ibn Abdul Malik İbn Muhammed İbn Tufeyl el-Kaisi el-Endulusi el Kurtubi el İşbili. )

Endülüslü hekim, hukukçu filozof ve yazar. Tam adı Ebu Bekir Muhammad ibn Abdul Malik İbn Muhammed İbn Tufeyl el-Kaisi el-Endulusi’dir.
Latin dünyasında Abubacer olarak da bilinir. Tanınmış İslam filozoflarındandır.
Granada yakınlarındaki Guadiks'de doğdu ve İbn-i Bacce tarafından eğitildi. Fas'da vefat etti
Felsefe, Tıp, Şiir ve Astronomi ile ilgilendi. Öğrencisi el-Bitruci'nin Ketebau'l- Hey'e adlı Kitabının önsözünde yer alan bir kaydına göre, Pythalamius'un Astronomiyle ilgili teorisini ciddi anlamda sarsacak bir takım gözlem ve düşünceler geliştirdi. İbn-i Rüşd'de "Maverau't-Tabia" adlı eserinde benzer şeyler söyler:" İbnu Tufayl Astronomi konusunda özel ve seçkin bir görüş geliştirdi."
İbn Tufeyl, 1106’da Gırnata yakınlarında Vadiü’l-Aş’ta doğdu, 1186’da Merakeş’te(Fas’ın bir şehri) öldü. İşraki felsefesinin Endülüs’teki en önemli temsilcilerinden biridir. Uğraştığı ve önemli eserler verdiği başlıca konular, tıp felsefe ve gökbilimdi. Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eseri ise Hayy bin Yakzan ya da diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’dir. Dünya da felsefi romanın ilk örneği ve ilk “robinsonad” olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir. Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçı üzerinde etkili olan Hayy bin Yakzan’ı okumak ve Batı düşüncesindeki etkilerini incelemek isteyenler “Ruhun uyanışı Hayy bin Yakzan” adlı kitaba bakabilirler.İbn Tufeyl’in yaşadığı dönemde (12. y.y.) özellikle Endülüs’te pozitif bilimlerin yanında beşeri bilimler oldukça ilerlemişti. Ortaçağ Hıristiyan batı dünyasının aksine İslam-Endülüs toplumunda bilimsel bilgilerin Kur’an la uyuşacağına dair bir inanç vardı. Bu nedenle Endülüs’te gayri müslimlerin bilime olan katkılarına sırt çevrilmemekle birlikte Kur’an da ki hakikatler çerçevesinde bilime katkılar yapılıyordu. Özellikle tasavvuf alanında oldukça ilerlemiş olan Endülüs toplumu İbn Harabi, İbn Rüşt, İbn Tufeyl gibi mutasavvıflar yetiştirmiş ve bunların görüşlerinin etkisinde kalmıştır. Filozofların temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim e göre Allah’ın ilk yaratığı, yaratığın tohumu olan “akıl”; son yaratığı ise bu tohumun sahibi olan “insan” dır. Yaratığın amacı insandır ve insanda ruhun erdemi nedeniyle insandır. İnsan vücuduyla maddi dünyaya ruhi ile de manevi dünyaya bağlıdır. İnsan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir ve yaratılmış her şey insanın kullanımına tabii kılınmıştır. Bu temsilciliğin sorumluluğu da bütün insanlığa aittir. Bütün insanlık; her insanın kendisinde mevcut potansiyele ve olanakları harekete geçirmek ve onarlı gerçekleştirmek fırsatına sahip olduğunu göstermek gibi bir kolektif sorumluluk altındadır.

İbn Tufeyl, Hayy bin Yakzan adlı felsefi romanın yazarıdır. Eserde bir adada tek başına kalan bir adamın hakikati keşfi anlatılır.
HİKAYENİN ÖZETİ:
Hayy, Ekvator'un altında Hint Adaları’nın birinde anasız ,babasız bir takım tabii şartların oldukça duyarlı yöntemler ve yollarla bir araya gelişiyle varolmuştur. Topraktan mayalanarak sıcak, soğuk, ıslaklık ve kuruluğun birbirine karışmasıyla. İkinci varsayım ise, geleneksel kültürlerde ve dinlerde çoğunlukla ittifakla savunulduğu gibi Hayy'ın bir anne ve babadan dünyaya geliş hikayesine dayanır. Bol miktarda Qur'ani motifin kullanıldığı bu ikinci varsayımın kendinden türemeye dayanan birinci varsayıma göre İbnu Tufayl'in tercihi olduğu anlaşılır.
İbnu Tufayl'ın birinci varsayıma dönüşünün amacı, ruhun ,bedene girişini, ilahi bilgi, nur ve gerçeklikleri kabul edebilecek yüksek seviyelere gelişini adeta ilk insan Adem'in topraktan yaratılışından yola çıkarak anlatma, bu arada Tabiat Felsefecileri ile bu düşünce arasında uzlaşma kurmak amacıyla bilinçle kullandığı bir malzemedir. Der ki: " Hayy'ın ortaya çıkışı üzerine iki varsayım olduğunu belirtmiştik. Buraya kadar bu iki varsayımı sergiledik. Bundan sonrası için bütün Filozoflar aynı görüşte birleşmektedir"
Başlangıçta onu yavrusu sanarak anneliğini üstlenen Ceylanla olaylar başlar. Yırtıcı hayvanların olmadığı, fakat başta insan olmak üzere diğer canlıların yaşaması için oldukça elverişli tabii şartlara sahip olan bu ıssız adada anne-ceylan yavru-Hayy'ı iki sene bereketli sütüyle besler. Ceylan'ın koruyucu ve şefkat dolu kucağında yetişen Hayy, zamanla annesini taklid eder, onun gibi sesler çıkarır; ancak insan yaratılışının sahip olduğu özellikler ve yeteneklerle fazladan diğer hayvanların ve kuşların seslerini, kendi aralarında anlaşma tarzlarını öğrenir. Burada Süleyman'ın kuşların dilini bilmesi motifine dikkat edilmeli. Ama Hayy, zamanla hayvanlarla kendisi arasında temel bir ayırım olduğu bilincine varır. Onları daha yakından gözlemler, çevresi üzerinde düşünür. Adem'in cennetteki motifine uygun olarak onda ilk uyanan insani duydu utanma olur ve avret yerlerini örtme gereğini düşünerek onlardan farklılaşır.
7 yaşına geldiğinde çevresinin kendisine sunduğu tabii malzemeleri kullanmayı öğrenir; sözgelimi sarmaşıklardan kuşak, ağaç dallarından sopa yapar, ellerini daha maharetle kullanır, becerilerini artırır.
Anne Ceylan yaşlanıp güçten düşünce Hayy artık onu beslemenin, ona bakma sırasının kendisine geldiğini "akl" eder ve ona bir süre bakar. Ceylanın ölümü ile sarsılır. Annesini kaybetmiş bir öksüzün derin psikolojik sarsıntısı içinde ne yapacağını bilemez. Ceylanın ölü vucudunu araştırmaya girişir, onu hareketten kesen şeyin ne olduğunu öğrenmeye koyulur. Amacı hasta sandığı ceylanı iyileştirmek iken, ölüm denilen o müthiş gerçekle karşılaşır ve bu, onu canlılara can ve hareket veren temel, neden fikrine götürür. Hayy, cann/ruh'u keşfettikten sonra, salt cisim ve madde olan beden gözünde önemsizleşir. Demek oluyor ki, bedene güzelliği, canlılığı veren bedenin kendisi değil, kendince kalb'te olan, ama bedeni terkedince herşeyi de beraberinde alıp götüren şeydir. Zaman'la cana karşı değerini iyiden iyiye kaybeden cisim leş olur, üstelik kokuşur. Bu sırada Hayy'ın imdadına kavga eden, sonra biri diğerini öldürüp toprağı eşeleyerek öldürdüğünü çukura gömen iki karga yetişir. Bu, Adem'in iki oğlu motifidir. Hayy, gözlemlerine devam ederken, bütün canlı varlıklarda ve Ceylan'da olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başlar. Bu, her hayvan ve bitki türünün çok sayıda bireyleri ve türevleri vardır fikrini uyandırır onda. Şu halde kendisi de bireylerden oluşan bir türden başkası değildir.
Dış dünyada olup- bitenleri gözemler ve deney yoluyla tanımaya çalışırken, onun insani düşünce ve bilgi ufkunu kökten değiştiren bir başka olay da, adanın ormanlık kesiminde- muhtemelen yıldırım düşmesi sonucu olmalı bir yangının çıkması ve Hayy'ın ateşi ilk defa görüp tanımasıdır. Ateş ona inanılmaz bir güç olarak görünür. Çeşitli yöntemlerle ateşle giriştiği ilişki sonucunda onun hem yakıcı, hem ısıtıcı ve hem aydınlatıcı olmak üzere üç özelliğini keşfeder. Ateşi, söndürmeden devam ettirmenin yollarını öğrendikten sonra, günün birinde kıyıya vurmuş cansız bir balığı içine atınca etin olağanüstü bir lezzet kazandığını öğrenir. Böylelikle ateşin dördüncü bir işevini öğrenmiş olur. Bu olay, onun çeşitli hayvanları avlayıp- tabii kendince yenebilecek olanları- ateşte pişirme düşüncesine götürür. Kültürel antropoloji bakımından İbnu Tufayl'in toplayıcılığı avcılıktan önceye aldığını gösterir bu olay. Hayy'da ateş, korku yanında hayranlık ve sevgi duygularını uyandırır. Ama onun ateşle giriştiği ilişki, Hayy'da "ısı ve sıcaklık" kavramının canlılarda ki "can" ile "ateşteki nitelik" arasında dolaylı bir bağ kurulmasına yol açar ki, bu hayvanlarda gördüğü ve onlara canlılık katan sıcak şeyin ateşteki sıcaklıkla benzerlik kurmasının da temel nedenidir. Sonunda hayvanlar üzerinde yeni bir gözlem yapmaya başlar; hayvanların diğer organlarını, bunların durum ve düzenlerini, nicelik ve niteliklerini, canlılıklarını sürdürebilmek için kalbdeki "sıcak" buhardan yararlanma biçimlerini, gövdede kaldığı sürece nasıl kaldığını ve belli bir süre için tükenmediğini araştırmağa girişir.
20 yaşına geldiği zaman, hayvansal ruh başta olmak üzere bu türden epey bilgi edinmiş olur.
Hayvanları bu tabiatın canlı ortamında çok yönlü deney ve gözlemlerde bulunarak araştırırken, Hayy, onlardan daha üst bir aşamada yararlanmayı öğrenir; hayvanların derilerinden ayakkabı ve elbiseler yapar, kıllarından ipler, halatlar elde eder. Hayvanlar üzerindeki araştırma ve çalışmaları, çok geçmeden onları evcilleştirme düşüncesini doğurur onda. Hatta hayvan boynuzlarını ateşte kısmen eriterek ya da yontarak aletler, silahlar elde etmeyi öğrenmek de O’nun vaktini almaz.
Hayy'da bu aşamada doğacak temel düşünce bütün canlılarda görünmeyenin birliğidir. Gündelik hayatını düzene koyup da teorik araştırmalarını gözlem ve deneylerle birleştirince, kevn ve fesat olan maddi tabiatın varlık dünyasını, hayvan, bitki, maden, taş ve toprakları, bunların türlerini ve niteliklerini daha yakından ve bir takım sonuçlara varmak amacıyla araştırmaya başladığını görüyoruz. Artık Hayy'ın gözünde bütün nesneleri özgün kılan, birbirinden ayıran özelliklere baktığında evren sayılamayacak çoklukta yeni bir tezahüre kavuşur. Paradoksal bir şey ama doğru: bir yanda birlik, öte yanda çokluk. Kesret'te vahdet. Ancak varlıklar, yalnızca etkilerinin ayırımıyla birbirlerinden farklılaşıyorlardı. Kendi organları, çokluk olmakla birlikte, insani-ruh denen bir özde birlikte asıl ifadelerini bulmuyorlar mıydı? Bir adım daha atınca, türlerin bireyleri, iç ve dış yapıları, duyum ve davranışları bakımından benzeşiyorlardı. Ama türlerin bireylerinde ayrı ayrı bulunan ruh, aslında tek bir ruhun parçalarından başka bir şey değildi. Adeta değişik kaplara dökülen aynı su gibi, ruh da yüreklere dağılmış gibiydi. Şu halde ruha ilişkin çokluk, bulunduğu yerin çokluğudur.
Hayy, tüm hayvan türlerini tek bir ruha indirgedikten sonra, ve defa bitkileri gözlemler. Bitkilerde de tıpkı hayvanlarda olduğu gibi ortak bir ruhun varolduğu sonucuna varır. Ancak burda da durmaz ve bu sefer iki cinsi birlikte düşünmeye başlar. Görür ki, bitki ve hayvanlar arasında ortak bir nitelikte ifadesini bulan bir birlik vardır; ama bu nitelik hayvanlarda belli bir yetkinlik kazanmışken, bitkilerde daha düşük bir düzeyde kalmıştır.
Gözlem, akıl yürütme, kıyas ve mantıksal çıkarımlara dayalı araştırmalarını ve düşüncelerini ilerletir. Cansızları gözler. Bir uzama sahip olan cisimler, soğuk, sıcak, renkli ve renksiz gibi bazı özellikleriyle yani nicelikleriyle birbirlerinden ayrılıyorlar. Ama aralarında sürekli bir değişme ve dönüşme de var. Ancak, "bitki ve hayvanları ilk bakışta kendiliklerinden kaynaklanıyor gibi görünen sözkonusu eylemlerden soyutlayarak düşününce onların da sonuçta bir tür nesne oldukları" görülüyor.
Bu nesnelerin gerçekte tek bir varlık oldukları sonucunu doğurmaz mı? Demek oluyor ki tüm nesneler birdir. Aralarında hareket türünden farklılık varsa bile, bu özellik onların cisimliklerinden değil, ilave, artık bir nitelikten kaynaklanıyor olmalı. Bunun yanında her cisim kendine ait bir biçime (suret) sahiptir. Hayy'ın cisimlerin biçimlerine ilişkin vardığı bilgi, akledilebilir varlık dünyasında ulaştığı ilk bilgidir. (
Aristoteles’e gönderme olabilecek bir düşünce). Hayy, çok geçmeden madde kavramını da keşfeder ve her cismin madde ve suret'in birleşmesinden meydana geldiğini anlar. Madde hiç değişmediği halde, form sürekli değişiyor, kendine özgü etkilerle kendini gösteriyordu.
Bu serüven O'nu Allah fikrine ulaştırır. Hayy, şimdiye kadar bir bakıma zaruri bilgilerle bu sonuçlara varmıştı; ama aslında yaptığı kesin ve kapsamlı gözlemler, tekrar etmekten bıkmadığı deneylerde onun bu sonuca ulaşmasında önemli pay sahibidir. Her yaratılmış olan için bir Yaratıcı varlığın bulunması kaçınılmazdır. O güne kadar bütün öğrendiklerini bu bilgi ışığında yeniden gözden geçirince, bunların tümü de muhdes şeyler, mahluk ve nesneler olarak ortaya çıkar. Şu halde bunları kesin olarak yaratan Aşkın bir Güç vardı. Bu arada suret ile ilgili görüşünü yeniden ele alınca bütün biçimlerde ulaştığı aynı sonuca göre, önceleri biçimden kaynaklanır sandığı etkilerin gerçekte biçinden değil, biçimi bir araç gibi kullanan bir Varlığın eseri olduğunu anlar. Bu Varlık aşkındı, ilk nedendi, temel ilkeydi ve zorunluydu (
İbnu Sina'nın Vacibu'l-Vucud tanımına gönderme)
28 yaşında Zorunlu Varlığı tanıma isteğinden başka daha önemli bir şey kalmamış gibiydi. Tabii henüz duyular dünyadan kopamadığı için bu varlığı duyularla tanımayı tasarlıyordu, üstelik "bir" veya daha çok mu olduğunu da kesin olarak bilemiyordu.
Hayy, Yaratıcı Özne veya Mutlak Varlığı uzayı dolduran kozmik olaylarda aramaya iten neden, gözlediği sonlu, sınırlı ve üç boyuta sahip cisimler dünyasının yetersizliğidir. Ne var ki, Hayy, daha ilk gözleminde gök cisimlerinin de üç boyutlu özelliğini tespit etmiştir. Öyleyse bir uzama sahip olan her şey bir cisim olduğuna göre, yıldızlar ve felekler de birer cisimdir. Ama bu arada akıl gücüyle Yaratıcı Varlığı bulmanın imkansız olduğunu anlamakta gecikmeyen Hayy, sonunda bu büyük gök kubbeyi içindeki bütün varlıklarla bir canlı organizma saydı. " Bütün gökler içerdikleriyle birlikte bağımsız bir özneye muhtaç tek bir şeydir."
"Acaba evren yoktan mı varolmuştu, yoksa kadim miydi?"
İbnu Tufeyl, Hayy'ın düşünce sürecinde açık bir tercih yapmaktan kaçınır. Her iki görüşünde güçlüklerini anlatırken, sözgelimi evrenin yaratılmamış olduğunu savunan
Aristotelesci görüşün açmazlığı hakkında şöyle der: " Evren, sonradan varolan, açıkça yaratılmamış olan varlıklardan tümüyle arınmış olmadığına göre, yaratılmamışlıktan arınmayan bir varlığın yaratılmışlardan önceliğini düşünmek de saçmadır. Şu halde yaratılmışlar üzerinde önceliği olmayan herhangi bir varlık da zorunlu olarak yaratılmış olacaktı."
Yaratılma düşüncesinin zorluğu ise şöyle: "Çünkü evrenin yokluktan sonra yaratılmış olması, zamanın ona öncelik kazanması demektir. Sonradan olmaktan çıkan anlam budur. Oysa zaman evrenin bir parçasıdır." Buna ek, Yaratıcı evreni niçin daha önce yaratmadı da sonra yarattı?
Hayy, bu sorular üzerinde düşünmekten yorgun düşünce, bu görülerin sonuçlarını tefekkür etmeye başlar. Bu, Hayy'ın kişiliğinde İbnu Tufayl'ın konuya ilişkin gerçek tutumunu yansıtır. Evrenin yoktan var olduğunu kabul etmek bizi şu sonuçlara götürebilir: Evrenin kendi kendine varolması mümkün değildir. Onu varedecek bir özne, bir Yaratıcı Varlık olmalıdır. Bu Varlığı 5 duyu ile algılayamayız. Hem bu yaratıcının cisim ve cisimsel olmaması gerekir. Çünkü "cisimler hem 3 boyutlu, dolayısıyla sınırlıdır hem de duyular cisimleri ve cisimsel olan nitelikleri duyumsayabilir. Yaratıcı madem ki duyumsanamıyor. Şu halde tahayyul de edilemez; çünkü tahayyul, duyumsanabilen nesnelerin gölgelerini, biçimlerini zihinde canlandırmak demektir.
Aristotelesci görüşü kabul etmenin doğurduğu sonuçlar ise şudur: "Evrenin hareketi başlangıçsız, ezele doğru sonsuz olmalıdır. Varolduğu zaman durağanlık hareketini incelememelidir. Oysa hareket için mutlaka bir muharrik gerekir. Gökleri hareket ettiren Güç, ne göğün kendi cisminde, ne de kendisinin dışındaki başka bir cisimde bulunan bir güç olabilir. Öyleyse o güç, cisimlikten ayrı ve cisimsel niteliklerden hiçbirisiyle nitelenemeyen bir şeyde bulunmaktadır."
Hayy, evreni öncesiz varsaydığında ya da zıddında ulaştığı sonuçlar aynı olur: " her iki durumda da cisim olmayan, ne cisme bitişik, ne de ondan ayrı, ne cismin içinde, ne onun dışında olan bir varlığın zorunluluğu kesinlik kazanıyordu." Bu varlık ise bütün bu durumların üstünde ve cismin her durumundan münezzeh ve yücedir. Demek ki bu Varlık, bütün varlıkların varoluş nedeni ve ilkesidir. Bütün varoluş bu Mutlak Varlığın eseri ve malulüdür. Herşeyin varlığı bu Varlığa bağlı ve bağımlıdır. O, varolmasaydı hiç bir şey varolmazdı.
"Varlıkla zaman bakımından O'ndan sonra olmasalar bile özsel, zati sonralık bakımından O'ndan sonradırlar. Nasıl elde tutulan bir cisim hareket ettirildiği zaman, elin hareketi ile cismin hareketi aynı anda başlarsa, cismin hareketi zaman bakımından elin hareketinden sonra olmasa bile, zati olarak elden sonra ise, tıpkı bunun gibi, bütün evren o varlığın yaratığıdır ve zamanca değil, zati sonralık olarak O'ndan sonradır. "Yasin 82"
Hayy, bu yaklaşım biçimiyle her şeyi yeniden gözlemlemeye başlayınca nesnelerin en aşağı tabakalarında bile Mutlak Yaratıcı varlığın sonsuz güzelliğinden, eşsiz sanatlarından olağanüstü şeyler, izler, işaretler görmeye başlar.
İbnu Tufayl'ın Felsefe’ye getirdiği yenilik, konunun kendisi üzerinde durmak yerine, sonuçları üzerinde durmanın daha anlamlı olacağını vurgulaması; buna bağlı olarak her iki durumda da sonucun bizi mutlak bir Yaratıcı fikrine götürmesine ısrarla işaret etmesidir.
Şematik akılcılığı tanımayan İşraki Filozof’un konuya kazandırdığı yaklaşım kendi bütünlüğü içinde tutarlıdır.
35 yaşında Hayy yüce varlığı, duyu, tahayyul ve akıl yürütmelerin ötesinde salt ve yoğun tefekkürle bulur. Hayy aynı zamanda gezegenlerin hareket ve konumlarını, üstte olanların altta olanlarla ilişkilerini gözlemleyerek kendi de çevresinde yaşayan canlı varlıklarla arasındaki ilişkiyi belirleyecek bir takım ahlaki ilkelere varır ve bunları doğru olarak tespit eder. Bu bilgiler, Hayy'ın Peygamberler’in getirdiği ilahi mesajın kaçınılmaz olarak öngördüğü bir takım kurallar, hukuki düzenleme esasları ve toplumsal davranış biçimlerinden, Şeriat fikrinden başkası değildir. Hayy'ın, sözgelimi kendinden zayıf bir hayvana veya bir engel nedeniyle güneşten ya da sudan uzak kalmış bir bitkiye karşı yerine getirmesi gerektiğini öğrendiği ödevi, biz rahatlıkla insanların bir arada yaşadığı toplumsal hayatın dayandığı bazı hak ve görevlerin aynısı veya başka bir ifadesi olduğunu söyleyebiliriz.
Hayy, gezegenleri, mükemmelliği temsil eden ve Allah'ı bilmeye en yetenekli bir öze sahip olmak konusunda insandan daha üstün ve hak sahibi görüyordu.
Gök cisimlerinin Mutlak Varlığı biliyor düşüncesine ulaşması Hayy'ı kendi hareketlerini onlara benzetmeye iten başlıca etkendir. Hayy, bundan yola çıkarak "ibadet" kavramına ulaşır ve giderek daha düzenli biçimlerde her gün belirli peryodlarla ritmik, dairevi ve Allah'a saygı ve yakınlığı amaçlayan ritüeller, hareketler yapmağa başlar. Hayy'a göre artık kendi varoluşunun asıl amacı, Allah'a ibadet etmek, O'nu kabule yetenekli ruhunu arındırmak ve kesintisiz tefekkürle müşahede makamına ulaşmaktır. İbadetlere ek olarak gündelik hayatına da yeni bir düzen getirmeyi gerekli bulur ve sözgelimi onu ayakta tutabilecek miktarda besin almaya, bu besinin temiz ve yenebilecek türden olmasına kendisinin de temizlenmesine azami dikkat göstermeye başlar. Varlığın bedenle varoluşu, bedeninin ruhla birleşmesini anlamlı amaçlara bağlayan Hayy, sonunda kendisinin hayvanlara, gök cisimlerine ve zorunlu varlığa benzerliğin gerektirdiği eylemleri gerçekleştirmesi düşüncesine varır. Amacın sonunda en yüce mutlak ve yaratıcı Varlığın yani Allah'ın "ahlakı ile ahlaklanmaktır"
Hayy, Şirkten kurtulana, hem kendisi, hem de yer, gökler ve içerdiği şeyler, ruhsal biçimler ve zorunlu Varlığı bilen tüm zatlar düşüncesinden tümüyle silininceye kadar Allah'ı katıksız müşahedeye ulaşmak için çalışmalarını sürdürdü. Sonunda diğer varlıklar da, kendi zatı da kayboldu. Tümüyle yok oldu. Zorunlu ve gerçek Varlığın, kendinden başka bir gerçeklik tanımayan sözüyle "Mümin 16: Bugün mülk kimindir? Tek ver herşeye gücü yeten Allah'ındır" diye haykırarak fena erdi. Bu makamda hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın duymadığı, hiç bir kalbden geçmeyen şeyleri gördü ve tattı. Hayy artık 49 yaşındaydı.
Artık hakikatın bilgisini elde eder. Bundan sonra belirli periyodlarla müşahede yoluyla ulaştığı yüksek makamda Yüce varlığın akıllara durgunluk veren, ruhu aydınlatıp kendisine bağlayan tecelli ve güzelliklerini yaşama alışkanlığını edinmeye çalışırken hayatında olağanüstü bir olay olur.
Absal adında bir insanla karşılaşır. Kendisinin bir sandığa konularak suya bırakıldığı adadan gelmiş ve kendi toplumunun hem bilgi düzeyini, hem de bilgiyi arama biçimini yeterli bulamamış biridir. Yaşadığı kenti terketmeden önce bütün malını, mülkünü satıp yoksullara dağıtan Absal'ın bu sakin adayı tercih etmesinin bir nedeni, kendi başına deruni tefekküre dalmak, Hakikat'ın Bilgisine ulaşmak için bir bakıma duyumlanabilir dünyadan ve bu dünyanın insanı oyalayıcı gailelerinden uzakta yaşama isteğidir. Absal, kuşkusuz ilahi mesajı Peygamber tebliğiyle tanıyan biridir. Ne var ki o, bir takım işaret ve sembollerin gizlediği batın anlamların gerçek mahiyetlerini kavramakla gerçekliğin asıl bilgisine ulaşabileceğini biliyor. Onun arkadaşı Salaman ise, dinine bağlı, gündelik İslami görevlerini ihmal etmeden yerine getiren biri olmakla birlikte, ilahi tebliğin zahir anlamlarının kendisine verdiği kadarıyla yetinmeyi ilke kabul etmiş, dolayısıyla Absal'a bu yolculuğunda katılmamıştır.
Hayy'ın Absal'la karşılaşması kuşkusuz şaşırtıcı olur. Önce birbirlerini yadırgarlar; sonra yakınlaşıp tanışırlar. Absal, Hayy'a kısa zamanda konuştuğu dili öğretir ve ona insanoğlunun Medeni hayatından, sahip olduğu temel beşeri, ekonomik, ahlaki ve kültürel özelliklerinden uzun uzadıya söz eder. Ortaya çıkan sonuç her ikisi için de gerçekten şaşırtıcıdır: Çünkü Absal'ın anlattığı yer şeyi özü ve ilkeleriyle Hayy'ın bildiği, daha önceden kendi başına öğrendiği ortaya çıkar. Absal'ın "iman ettiği öğretinin Allah, Melekler, Kitaplar, Rasuller, Ahiret, Cennet ve Cehenneme ilişkin bildiklerinin tümü Hayy'ın müşahede ettiklerinin birer simgesi" değişik bir anlatımıdır. Bu yeni bilgiler, Hayy'ın gözünü açar, düşünce ateşini parlatır. Peygamber öğretisinin zahir hükümleri gerçeklik içindeki yeri ve anlamı tam bir aydınlık kazanır. Hayy, Peygamber'in getirdiği bütün bilgileri, hükümleri, ibadet biçimlerini onaylar. Ancak Hayy, iki noktayı açıklamakta zorluk çeker: Bunlardan biri, Peygamber, gayb alemi, öte dünya ile ilgili getirdiği bilgilerde niçin simgesel bir dil kullanmış, gerçeği çıplak şekliyle açıklamamamıştır; ikincisi de "Peygamber açıklamalarını niçin buyruklar ve kulluk göreviyle sınırlı tutmuş, dünya hayatına ilişkin bazı konuları, sözgelimi mal biriktirmeyi, bol bol yeme ve içmeyi tümden yasaklamamıştır?"
Bu kahramanın bir yanılgısıdır. Çünkü Hayy, bütün insanları üstün yaratılışlı, ince kavrayışlı ve kalb gözü açık sanmaktadır. Bu ise doğru değildir. Gerçek şu ki, insanlar eşit fıtratta yaratılmamışlardır. Kimi zaman düşüncesiz, kararsız, nankör, kimi zaman hayvanlardan bile azgın ve aşağılıktır. İçlerinde Hakikat'ın Bilgisi'ni hakkıyla aramak için zahmetli yollara ve büyük güçlüklere katlanabilmeyi göze alanların sayısı oldukça azdır.
Hayy, insanlara sevgi ve acıyla karışık bir ilgi duyar ve onları aydınlatma isteğine kapılır. İbnu Tufayl'a göre bu "olmayacak bir sevdadır" Absal'ı ikna eder ve günün birinde, fırsatını bulup ikisi şehre dönerler.
Şehir halkı her ikisini de sevinç ve coşkuyla karşılar. Bu arada Absal'ın arkadaşı Salaman, salih bir insan olarak yöneticilik yapmaktadır. İlk günlerde halk kitleler halinde gelir ve Hayy'ı dinler, o da bilebildiği bütün gerçekleri çıplak yüzleriyle, olduğu gibi anlatır. Önce bir şaşkınlık, sonra yadırgama başlar. Anlattıkları giderek gündelik hayat içinde belirli bir doğrultuda tutturulmuş geleneksel, sosyal ve ahlaki biçimlere ters düşünce, gecikmeden tepkilere yol açar, tedirgenlik doğurur. Sonunda iş öyle bir noktaya varır ki, Hayy neyi anlatıyorsa insanlar tersini yapmaya koyulur. Ancak bu insanların kötü niyetli olmadıkları da ortadadır. Hayy, bu olay üzerinde uzun uzun düşündükten sonra, bu insanların yaratılışlarındaki eksikliklerden dolayı bilgisiz olduklarını , bilgilerini arttırmak için dünyevi uğraşılardan vakit ayırıp çaba harcamadıkları kanaatine varır ve sonunda onların durumunu düzeltmekten umudunu keser. Toplumu gözden geçirdiğinde, çoğunun kendi istek ve tutkularını, bencil arzularını Tanrı edindiklerini görür. Kimisi bilgiye ve düşünceye gidecek yolları kendi elleriyle tıkamış, böylece Allah'da onların kalblerini mühürlemiştir.
"Bütün bunlardan da şu anlaşılıyordu ki, bu topluma müşahede yoluyla elde edilen Hakikat'in anlatılması mümkün değildir. Onlardan namaz, oruç, zekat, hacc vb. görevlerden daha fazlasını beklemek anlamsızdır." Hayy, aynı zamanda Peygamber'in ilahi tebliğde kullandığı dilin, izlediği siret'in asıl hikmetini kavrar. İnsanlar ayrı ayrı tabiatlarda yaratılmış, her insan yaratıldığı iş için gereken yetenek ve güçle donatılmıştır. Bu, Allah'ın kesintiye uğramayan sünnetidir ve şüphesiz Allah'ın sünnetinde değişiklik olamaz.
Hayy, bu gerçekleri de kavradıktan sonra, düşüncelerinden ve söylediklerinden dolayı Salaman ve arkadaşlarından özür diler ve onlara Peygamber'in getirdiği tebliğe sıkı sıkıya sarılmalarını öğütler. Halk çoğunluğu eğer Qur'an'ın müteşabih ayetlerinden kaçınır, hükümlerine riayet eder, ibadetlerini yerine getirir ve Allah'a Peyhamber'in gösterdiği ve öğrettiği gibi kullukta bulunursa felaha erecektir.
"Yüksek makamlara erişen ve Allah dostlarına yakın olan kimseler ise, bütün iç ve dış güçleriyle nefislerine karşı savaşarak halkı geride bırakan sabikun olacaktır."
Hayy ve Absal sonunda kendi adalarına dönmeye ve orada yaşamaya karar verirler; Salaman ve arkadaşlarına veda ederek adalarına tekrar kavuşurlar. "Hayy eski yöntemiyle çalışarak eski makamına ulaştı. Absal da onu izleyerek onun makamına yakın derecelere yükseldi; hatta hemen hemen Hayy'a ulaştı. İkisi ölünceye kadar adada Allah'a kulluk ettiler."
Ali Bulaç, Absal'ı İbnu Bacce'nin münzevi adamına benzetir. Münzevi Adam toplum içinde yaşayarak marifetin üst derecelerine yükselir; bunu yaparken bir insan toplumu içindedir. Hayy ise, tümüyle tek başına ve sonradan insan toplumu içinde yaşamış biriyle karşılaşan, ama bundan önce Hakikat'e ulaşan bir insandır. el-Farabiyi Nübüvvet konusunda eleştirdiğini hatırlayalım. Hayy tabiatı egemenliğine alma yerine onu bir ayetler mecmuası olarak görür. Bu temiz fırtat Qur'an’ı da doğru okuyabilecektir. O helal ve haramları daha aklıyla bulmuştu.
Mahmut Kasım'a göre o Din ile Felsefeyi değil, Din ile Tasavvuf’u birleştirmye çalıştı. O’nun Felsefi yanını
İbnu Sina, din yanını el-Gazali temsil eder. el-Farabi, İbnu Sina, el-Gazali eleştirisi ile de İbnu Rüşd'ü hazırlamış oldu. Peygamber hakikatı çıplak olarak sunsa insanların kavrayış gücünü aşardı. Muvahhidler de halkı Felsefi tartışmalardan uzak tutuyorlardı. Din genel, Felsefe seçkinlerin yoluydu. Eğer bir insanda belli bir mizaç ve aydınlanma arzusu yoksa, Felsefe’den hoşlanmaz.
Felsefe’nin amacı dünyevi bağların ötesinde varlığın kaynağı olan Nur'a, bu nurun temaşasına ve Hakikat'ın sınırsız müşahedesine ulaşmayı sağlamak. Din ise bunları bu açıklıkta önermez; sınırları belirlenmiş zühd ve riyazatı herkese emretmez.
Filozof kendi ışığında mutluluğa ulaşır, dinin çizdiği hududlar içinde yaşayan sıradan bir insan da mutlu olur; bu her ikisi arasında fark vardır. Daha sonra
İbnu Rüşd aracılığıyla Ortaçağ'ın Avrupalı düşünürleri, bu görüşü Kilise’ye karşı kullanacak ve Brescia'lı John ve Brahant'lı Siger tarafından çifte gerçeklik doktrinine temel olacaktır.[5]

KAYNAK ESERLER:
[1] Diri oğlu Uyanık. Tabiat Adamı, Kendi Kendine Felsefe, Ruhun Uyanışı, Esrarı Hikmeti Meşrikıyye adları ile anılır.
1299, Matbaai Amire, Süleymaniye Kütüphanesi Abdulgani Ağa, eski kayıt no: 200
Ç.Babanzade Reşid, 1923 Osmanlıca çevirisi Mihran Dergisinde yayınlandı.
Ç.N. Ahmed Özalp,1985, İst, İnsan Yay. "Ruhun Uyanışı ya da Hayy ibn Yakzan'ın Olağanüstü Serüveni"
[2] S.Eyyubi tarafından 1191 de öldürüldü. Felsefesini 36 yaşında kurdu.[2]
[3] Bak: MDT/Meşşailikte İlk Ürünler
[4] Bak:MDT/Sünni Medrese
[5] Bak:Genel Düşünce Tarihi

Etiketler:

11 Mart 2009 Çarşamba

Osmanlıda Musiki ve Tedavi




Osmanlıda Musiki ve Tedavi
Darüşşifa’nın(Şifa evi)en ilgi çekici bölümü olan musiki ile tedavi odası, müziğin psikolojik hastalıklara deva olmasının yanı sıra beden hastalıklarına da çözüm olduğunu sergiliyor.
Evliya Çelebi, Sultan II.Bayezit Dârüşşifası’nda hastaların musiki ile tedavi edildiğine ilişkin olarak görgülerine dayanan bilgi vermektedir.Psişik ve organik hastalıkların musiki ile tedavisi
Büyük Türk ve İslâm bilgin ve hekimleri Ebubekir Râzi (584-932), Fârâbi (870-950) ve İbn-i Sîna (980-1037), müzikle tedavinin, özellikle musikinin psişik hastalıkların tedavisindeki etkinliğinin bilimsel temellerini kuranlardandır. Fârâbi’nin “Kitab-al Mûsiki” adlı bir eseri de vardır. İbn-i Sina’nın da “Necat ve Şifa” gibi eserlerinde musiki bilimine ayrılmış bölümler bulunmaktadır.
Selçuklu ve Osmanlı Türkleri’nde müzikle tedavi bu üç büyük bilginin kurdukları temel ilkeler üzerinde geliştirilmiştir.
1154 yılında Şam’da Türk asıllı Selçuklu Atabeği Nureddin Zengî’nin kurduğu ve yapı olarak günümüze kadar ulaşan en eski Türk Tıbbiyesi “Nureddin Hastanesi”nin ilk başhekimi Muhammed bin Abdullah al-Bahili, aynı zamanda müzisyen olup, musikinin, hastalıkların tedavisindeki etkisini incelemiştir.
İlk dönem Osmanlı hastane ve tıbbiyelerinden 1399 yılında Bursa’da kurulan Yıldırım Bayezit Dârüşşifası, 1470′de İstanbul’da kurulan Fatih Dârüşşifası ve 1488 yılında hizmete açılan Sultan II.Bayezit Edirne Dârüşşifası, akıl ve ruh hastalarının ve diğer hastaların tedavilerinde musikiden yararlandıkları bilinen merkezlerimizdir.
Fatih Dönemi’nde 1478 yılında kurulan Topkapı Sarayı’nın Enderûn(Saray Üniversitesi) hastanesinde çocuk yaştaki öğrencilerin musiki ile tedavi edildiği, İstanbul’u ziyaret eden Baron J.B. Tavernier’nin Paris’te yayınlanan Topkapı Sarayı’na ait eserinde belirtilmektedir.
Osmanlı şair hekimlerinden 1693 yılında öldüğü bilinen ŞUURİ Hasan Efendi, “T’adil-ül Emzice” adlı eserinde musikinin tıpla olan ilgisini şöyle anlatıyor:
“Musiki ilminin, diğer ilimlerde olduğu gibi tıp ilmiyle de ilişkisi olduğu aşikârdır. Nabzın vuruşları makamların usullerine göredir. Nabız hareketlerinin her biri bir makama ve nağmeye uymaktadır. Nabzın hareketi makamlar usulüne (ritmine) aykırı olsa, bu, hayırlı bir belirli değildir. Nabız hareketi usulden haberi yoksa hekimlikte yetkin ve sanatında becerikli olmayıp hastalıkları tanımada güçsüzdür.”
Aynı eserde hangi makamın hangi hastalıklara iyi geldiğine ilişkin bir de liste vardır ki buna “Müzikal akrobadin” de diyebiliriz. Her makamın etkisi de manzum olarak birer beyitle tanımlanmıştır.
Rast MakamıFelç hastalığına devadır.
“Sûziş-i derd-ü gamı olsa acep mi dil-fırib,Rast eyler nâlesin gülşende her dem andelib”
Irak Makamı, hâr(Ters, kötü) mizaçlılara, sersâm(sersemlik veren hastalık) ve hafakana(çarpıntı ve sıkıntıya) faydalıdır.
“Teessür sûzi ehl-i dili hoş mezâk ider.Mutrip ki bezm-i bâde-de fasl-ı Irak eyler”
Diğer makamların da hastalıklarla ilişkisi şöylece sıralanmaktadır:
İsfahan Makamı, zihni açar, zekâyı arttırır, anıları tazeler,
Zîrefgent Makamı, sırt ve eklem ağrılarının ve kuluncun tedavisinde faydalıdır.
Rehavî Makamı, baş ağrısına ve hafakana devadır.
Büzürk Makamı, ateşli hastalıklara iyi gelir, zihni temizler, vesvese ve korkuyu uzaklaştırır, fikre yön verir.
Zengûle Makamı, kalp hastalıklarının devasıdır.
Hicaz Makamı, idrar zorluğuna iyi gelir, cinsel gücü arttırır.
Buselik Makamı, kuluç ve bel ağrılarının ilacıdır.
Uşşak Makamı, kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarına faydalıdır.
Evliya Çelebi ve musiki ile tedavi
“Merhum ve mağfur Bayezid Veli (Allah rahmet eylesin) Hazretleri vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifâ, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva olmak üzere on adet hanende (şarkı okuyan) ve sazende (saz çalan) gulan (genç erkek) tâyin etmişki, üçü hanende, biri nâyzen, biri kemancı, biri mûsikarcı, biri santurcu, biri çengi, biri çeng santurcu, biri udcu olup haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere mûsiki faslı ederler. Allah’ın emriyle, nicesi saz sesinden hoşlanır ve rahat ederler.
Doğrusu mûsiki ilminde neva, rast, dügâh, segah çargâh, suzinak makamları onlara mahsustur.
Ama, zengûle makamı ile buselik makamında rast karar kılsa insana hayat verir. Bütün saz ve makamlarda ruha gıda vardır.”
Evliya Çelebinin kendisi de bir müzisyendir. Döneminin müzik üstadı Muhasip Derviş Ömer Gülşenî’den musiki dersleri almıştır. Bu nedenle de musiki ile hastalıkların tedavisinde ileri sürdüğü görüşler değer taşır.
Evliya Çelebi, Edirne Dârüşşifası’nı anlatırken, güzel kokuların da hasta ruhlar üzerindeki olumlu etkisinden şöyle söz ediyor.:
“Bahar mevsiminde çiçek kısmından sim ve zerrin, deveboynu, müşk-i Rûmî, yasemin, gülnesrin, şebboy, karanfil, reyhan, lâle, sünbül gibi çiçekleri hastalara verip güzel kokularıyla hastalan iyi ederler.”
Evliya’nın anlattıklarından da, insan ruhunun hoşlandığı musiki ve güzel kokunun hastalar üzerindeki olumlu etkisi açıkça belirmektedir, makamlar nasıl ki güzel sesin ayrı tonlardaki armonisi ise, değişik kokular da güzel kokunun ayrı ayrı tonlarda oluşturdukları armonilerdir.
İbn-i Sina’nın «Kanun» adlı tıp eserini Türkçe’ye çeviren Tokatlı Mustafa Efendinin talebesi, I.Abdülhamit ve II.Selim Dönemi’nde hekimbaşı olan Gevrekzade Hasan Efendi, çocuk psikolojisi konusunda yazmış olduğu “Neticetül-fikriye ve Tedbir-i veladet-ül bikriye” adlı eserinde hangi musiki makamlarının hangi çocuk hastalıklarına iyi geleceğini açıklamaktadır.
“Musiki nağmelerinin insani nazlarla ileri derecede ilgisi olduğu için güzel seslerden çocukların da fazlaca haz duymalarından nefsine ferahlık ve huzur, neşe ve sevinç duyup ruhen sükûna kavuşur ve üzüntüden uzaklaşıp uykuya dalar ve her yönden gelişmesine sebep olur” demekte ve aynı eserde hangi makamın hangi çocuk hastalıklarına nasıl etki yaptığını da belirtmektedir. Gevrekzade, Şuurî’den bir yüzyıl sonra yaşamış olduğundan, herhalde onun eserinden de yararlanmış olmalı. Şimdi Gevrekzade’nin musiki kodeksini bakarsak.
Rast Makamı, nağme ve teranesi ile dimağî(beyin) hastalıklardan ileri gelen havale (epilepsi) ve felç hastalıkları önlenir ve tedavi edilir.
Irak Makamının, çocuktaki menenjit ve hafakan hastalıklarının tedavisinde çok yararlı olduğu hakkında hekimler birleşmişlerdir.
Isfahan Makamı nağmeleri zihni açar, zekâyı arttırır, gönül tazeleyici, düzen verici olup üşüten ve ateş yükselten hastalıklardan vücudu korur.
Zîrefgen Makamının etkisi çocukların damağından kaynaklanan ağız çarpılması (yüz felç), felç ve sırt ağrısı, eklem ağrıları, özellikle kulunç hastalığına büyük faydası ve sözü edilen hastalıklara da kuvvetli etkisi vardır.
Rahâvî Makamı, çocukların tüm baş ağrılarına faydalı olup burun kanamasına, ağız çarpıklığına, felç ve balgamdan ileri gelen hastalıklara her yönden kaldırıcı ve defedicidir.
Büzürk Makamı nağmelerinin de beyin ve kulunç ve çocuklarda ortaya çıkan şiddetli hastalıklara büyük yararı olup güçsüzlüğü gidermek ve düşünceyi yönlendirmekte genel etkisi ve sevdayı defedici ve tehlikeden korkma hususunda faydası vardır.
Zengûle Makamı Bu makam çocuğun kalp hastalıklarına, menenjite ve beyni ilgilendiren diğer organların hastalıklarından dolayı meydana gelen kalp ferahlatıcı olup hastalıklardan kurtulmasını sağlar ve mide karaciğer yanmalarını yok eder.
Hicaz Makamı nağmelerinin çocuklarda görülen idrar zorluğuna büyük yararı vardır.
Buselik Makamının bedene etkileri, çocuklara olan beyin boşaltıcılığı nedeniyle bir süre sonra meydana gelecek arızalardan kulunç ve kalça ağrısına, soğuk baş ağrısına ve çeşitli göz hastalıklarına açık faydası vardır.
Uşşak Makamı gönül yakan nağmeleri küçük çocuklarda kulağına güzel sesle okunursa gündüz ise bütün organlarında dolaşan kuru ve sıcak yellere, yetişkin erkeklerde meydana gelen ayak ağrılarına faydalı olup, söylenmesi çocukların uykusunu getirme ve naz uykusunda dinlenmeye etkisini kesinlikle meydana çıkar.
Hüseynî Makamı ferahlık verir, çocukların karaciğer, kalp ve ruhlarının iltihabını söndürme ve harareti (beden ısısını) düşürme ve mide hararetine ve ergin erkeklerde gizli humma, dört günde bir gelen humma nöbetine ve vücut ısısının düşmesine gayet faydalıdır.
Neva Makamı gönül okşayıcı bu makamın da ergenlik çağına gelmiş çocuklarda meydana gelen urk-un nisa hastalığı ve kalça ağrısına tam faydası olup kötü düşünceler adı geçen nağmelerin sürekli olarak söylenmesiyle ortadan kalkıp gönül sevincine pek çok yararı vardır.
Bu konuda literatür oldukça zengin olmakla beraber bu listeleri daha da çoğaltmak mümkündür. Hatta hangi milletlerin, hangi ırkların (renklerine göre) hangi makamlardan zevk aldıkları, hangi makamların, günün hangi saatinde okunmasıyla daha çok haz ve huzur vereceği bile saptanmıştır.
Seher vakti doğa uyanış mahmurluğu içindeyken seba makamında okunan bir ezanın insan ruhunu nasıl okşadığı birçoğumuzca bilinmekledir. Kahramanlık güfteleri aynı, cenaze marşları ise ayrı makamlarda bestelenir. Bunların usulleri, yani ritimleri de ayrı olup anlatılmak istenilen düşünceye göre değişir.
Edirne Dârüşşifası için düzenlenen vakfiyelerde ve incelenen masraf defterlerinde bu konuda bir bilgiye rastlanmamıştır. Ancak Çelebi, bu konuyu o kadar canlı ve renkli olarak anlatmaktadır ki inanmamak mümkün değil.
Ayrıca hastanede musiki fasıllarının icra edildiği hakkında yaygın bir kanı vardır ki bu da sözlü kültür yoluyla günümüze ulaşmış bir belge olarak kabul edilebilir.
Bir dönem sonra bu uygulama da ciddiyetini yitirip yozlaşmış ve ehliyetsiz kişilerin içkili olarak musiki icrasına kalkışmaları üzerine de bu güzel geleneğe son verilmiştir. Dârüşşifa’nın büyük kubbe ile örtülü orta salonundan iki basamak merdivenle çıkılan sahne de burada musiki faslı icra edildiğinin yapısal bir tanığıdır.
Kaynakça: Yrd. Doç Dr. Ratip Kazancıgil, Edirne Sultan II. Bayezid KülliyesiTürk Kütüphaneciler Derneği Edirne Şubesi- 1994

Etiketler:

HACI BAYRAM-I VELİ (1352-1430)



HACI BAYRAM-I VELİ



Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yetişti.
Hacı Bayram Veli,Ankara'da tarikat kurmuş bir bilgin ve şairdir.İlahi ve şathiye tarzı birkaç şiiri günü­müze kadar uIaşmıştır.Sade ve coşkun bir dili vardır.He­ce öIçüsü yanında aruzu da kullanmıştır.

Eserlerini Türkçe olarak yazarak Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.
Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.
Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani’dir. Hocam Hamideddin-i Veli’nin selamı var. Sizi Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamidüddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte
Kayseri'ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.
Hacı Bayram-ı Veli, hocasının vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı
Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık, Bıçakçı Ömer Sekini, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.
Fatih’in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Veli’yi Edirne’ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami'de vazettirmiş, tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.
Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince;
İmam-ı Azam’ın, talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”
Hacı Bayram-ı Veli, ömrünün sonuna kadar İslamiyeti yaymak için çalıştı.
1429 (H. 833) tarihinde Ankara'da vefat etti. Türbesi kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Camii'ne bitişik olup, ziyaret mahallidir. Vefatından sonra Bayramiyye yolunu talebelerinden Akşemsettin ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirdiler.
Hacı Bayram-ı Veli,
Yunus Emre tarzında şiirler söylemiştir. Şiirlerinde "Bayrami" mahlasını kullanmıştır.

Sosyal ve Kültürel Hayattaki Rolü

Hacı Bayram-ı Veli herşeyden önce bilim ve tasavvufu birleştirmeyi başarmış bir sufidir. İslamiyeti ilmi açıdan ele alarak iyice anlamış, önce profesör olarak medresede öğrenci yetiştirmiş sonrada tasavvuf hayatına adımını atmıştır. Tasavvuf felsefesi bakımından kendinden öncekilere göre bir yenilik getirmemiştir. Ancak mutasavvıf olarak dünyayı red ve terk yerine, onu imara yönelmiş etrafındakileri de teşvik etmiştir. Hacı Bayram-ı Veli’nin bu yanı devrine göre çok ileri görüşü simgeler. Hacı Bayram-ı Veli’nin etrafında okuma yazma bilmeyenler ve o devrin her çeşit meslek gruplarından insanlar bulunduğu gibi başta Akşemseddin olmak üzere Germiyanoğlu Şeyhi, Eşrefoğlu Rumi, Ahmed Bican, Yazıcıoğlu Muhammed gibi bilimadamları da bulunuyordu. Bu kadar farklı kültür gruplarını aynı potada eritmesi de büyük bir başarıdır. Müridlerini el emeği ile geçinmeye yani toprağı işlemeye ve el sanatlarına yönlendirmiştir. Kısacası herkese çalışma tavsiyesinde bulunmuş kendisi de buğday, arpa, burçak yetiştirerek onlara yaşayan örnek olmuştur. Bu şekilde müridlerini toprağa bağlı yaşamaya teşvik ederek Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamış, Anadolu’da kalıcı Türk birliğinin sağlanmasında ve Osmanlı Devleti'nin medeniyet yolunda aşama kaydetmesinde önemli rol oynamıştır. Hacı Bayram-ı Veli’nin koyduğu imece usulü, yani hasadı bütün köylülerin katılımı ile ortaklaşa toplama yöntemi bugün bile hala Anadolu’da uygulanmaktadır. Anadolu’da ondan başka aynı etkiyi sağlamış bir mutasavvıf gösterilemez.
Hacı Bayram-ı Veli‘ye göre toplum iki ana kesime ayrılır: Zenginler ve yoksullar. Bu iki grubun arasında köprü kurulması ve yoksulların sosyo ekonomik güvenliğinin sağlanması görevini yaşadığı dönemde Hacı Bayram-ı Veli gerçekleştirmiştir. Mübarek aylarda müridleriyle beraber
Ankara’nın ticari merkezlerinde dolaşır, dükkân sahiplerinden isteyenler zekat ve sadakalarını dervişlerin taşıdığı büyük bir torba içine atarlardı. Bu paralar bir yardım sandığında toplanır kimsesiz yaşlılara, dul bayanlara, öksüzlere, evlenemeyecek kadar fakir genç kızlara ve erkeklere, kitap alamayacak kadar fakir öğrencilere kısacası tüm ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Görüldüğü gibi günümüzün Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Bağkur gibi sosyal yardımlaşma organizasyonlarının temeli bundan beş buçuk asır önce Hacı Bayram-ı Veli tarafından atılmıştır.
Hacı Bayram-ı Veli'nin güzel adetlerinden biri de
tekkesinde sürekli bir kazan kaynatmasıdır ki bu adet kök olarak Orta Asya tasavvuf geleneğine, Hoca Ahmet Yesevi'ye dayanır. Tekkesindeki bu kazanda sürekli gece gündüz burçak çorbası kaynar; gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes içerdi.
Hacı Bayram Camii tekkesinde hergün sabah ve yatsıdan sonra
zikir meclisleri kurulur, öğle namazından önce ve sonra başta müridler olmak üzere her gruptan insana tefsir, fıkıh, hadis, kelam hatta felsefi ağırlıklı tasavvuf dersleri verilirdi. Bu şekilde toplumun eğitimi de gerçekleştiriliyordu.
Hacı Bayram-ı Veli Anadolu’da dil ve kültür birliğinin sağlanması için Türkçe eserler yazılmasında Leme’at ve Gülşen-i Raz gibi eserlerin Türkçeleştirilmesinde etkili olmuş kendisi de halkın anlayacağı dilden, Ahmet Yesevi geleneğine uygun olarak şiirler yazmıştır. Devrinde
Arapça ve Farsça eser vermek revaçta iken, Hacı Bayram-ı Veli‘nin halk ile diyalog kurabileceği Türkçe'yi tercih etmesi belli bir misyona delalet eder. Bu misyon Anadolu’da dil birliğinin sağlanması ve Türk kültürürün hakim olmasıdır. Türkçecilik akımı müridlerini de etkilemiş, bu sufiler özellikle Türkçe eserler vermişlerdir. Yazıcıoğlu Muhammed, Ahmet Bican, Eşrefoğlu Rumi gibi öğrencilerinin Envaru-l Aşıkin, Muhammediye, Müzekki’n Nüfus gibi eserleri Anadolu'da yıllarca kolaylıkla okunmuştur halkın elinden düşmemiştir.

Hacı Bayram-ı Veli Camii Çilehanesi

Bayramilik’te manevi olgunluğu elde etmek üzere kırk gün süre ile insanlardan ayrılıp küçük bir çile odasında kalıp Allah’ı düşünmek, ona ibadet etmek, onun isimlerini anmak, susmak, az yemek, az içmek gibi uygulamalar büyük önem arzeder. Burda amaç zihnin Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaşma yeteneği elde etmesidir. Bu uygulamanın temelinde Peygamber Muhammed'in peygamberlik gelmeden önce Hira mağarasında bir süre insanlardan uzak kalması, yine onun Ramazan ayının son on gününde itikafa çekilmesi vardır.
Çilehanenin biri caminin doğu kapısına açılan ancak şimdi ızgara ile kapatılan, diğeri ise son cemaat yerinin doğu köşesinde olmak üzere iki asıl girişi vardır. Ayrıca caminin içinden de merdivenli bir girişi bulunmaktadır. Günümüzde girişler son cemaat yerinden yapılmaktadır.
Çilehanenin bulunduğu alan cami gibi dikdörtgen planlıdır. Ancak bu dikdörtgen düzgün kenarlı değildir. Taş duvarlar, beyaz badanalı ve sadedir. Süsleme yapılmamıştır. Her iki girişten merdivenle, harimin yaklaşık 1/10 büyüklüğündeki düzgün olmayan bir dikdörtgen şeklindeki odaya inilir. Bu odanın batısında, yarı büyüklüğünde ikinci bir oda daha vardır. Bu odalardan ilki çeşitli amaçlarla kullanılabilecek bir giriş, diğeri
abdest odasıdır. Günümüzde bu odalar ibadet amaçlı kullanılmaktadır.
Çilehanenin çile odaları ilk odaya açılan düzgün olmayan bir koridor boyu sıralanmışlardır. Bunlar dört tanedir. En sondaki çile odası mihrabın altına oldukça yakındır. Düzgün olmayan kare planlı bu odaların havalandırma bacaları vardır. Bu odaları Hacı Bayram-ı Veli ve öğrencileri Akşemseddin, Şeyh Eşrefoğlu Rumi ile
tarikat üyeleri kullanmışlardır.

Hacı Bayram-ı Velî'den Nasihatler

Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.
Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.
İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız
Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz
Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir.
Emaneti koruyunuz. Zira din de size emanettir, beden de.

Bir Şiir örneği

Bilmek istersen seni,
Cân içinde ara cânı.
Geç cânından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni.


Kim bildi ef'âlini,
Ol bildi sıfâtını,
Anda gördü zâtını,
Sen seni bil, sen seni.


Görünen sıfâtındır,
O'nu gören zâtındır,
Gayri ne hâcetindir,
Sen seni bil, sen seni.


Kim ki hayrete vardı,
Nûra müstagrak oldu,
Tevhîd-i zâtı buldu,
Sen seni bil, sen seni.


Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni.

http://tr.wikipedia.org/



Etiketler:

Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi


Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi
Mevlânâ Celaleddin-i Belhi Rumi (Farsça:مولانا جلال الدین محمد رومی Mevlānā Celāl-ed-Dīn Muhammed Rūmī; d. 30 Eylül 1207 - ö. 17 Aralık 1273), İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir Fars[1][2](Bazı araştırmacının iddialarına göre Tacik)[3] kökenli şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsüdür.
Mevlânâ bugünkü
Afganistan'da bulunan Belh'te doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harzemşahlar hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.[4] Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir. Babasına Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanının verilmesini kaynaklar Türk gelenekleri ile açıklamaktadır.[5]
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı için (o dönemde Anadolu'ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); "Efendimiz" manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir), dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O'na hizmet etmiştir.
Yaşamı

Babasının ölümüne kadar olan dönem
Harzemşah hükümdarları Bahaeddin Veled'in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları İslam dininde var olmayan şeylere (bid'at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü İslam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş'e şikayet etti. Hükümdar, Razi'yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi'nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled'e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre bu davranışı "bir yerde iki sultan olmaz" diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213).


Nişapur kentinde ünlü şeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı) adlı ünlü kitabını Celaleddin'e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin'i kastederek, yanındakilere "bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor" dedi. Bahaeddin Veled'e de, "umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır" diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname 'yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi'sinde Attar'dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir).
Kafile,
Bağdat'ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan'a yöneldi. Hac dönüşü, Şam'dan Anadolu'ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende'de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin'in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende'de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled'i ve Celaleddin'i Konya'ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi'nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled'e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231'de Konya'da öldü ve Selçuklu Sarayı'nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı. Bu mesnevisi de böylece sona ermiş oldu

Babasının ölümünden sonraki dönem

Babasının vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin'in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya'daki bu buluşmada genç Celaleddin'i o çağda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiği başarıdan sonra "bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" dedi (Sultan Veled (Mevlânâ'nın oğlu) ünlü İbtidaname (Başlangıç Kitabı) adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya'da hocası Tirmizi'nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri'ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya'ya geldi ve Celaleddin'e "neden beni bırakmıyorsun?" diye sordu. O da hocasına "neden gitmek istiyorsun?" dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: "Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz". Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri'ye gitti ve 1241'de orada öldü. Celaleddin, Konya'ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa İçindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü.



Tebrizli Şems
1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi: Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Hacı Bektaş Veli'nin Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya'da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesin'ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?" Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Bayezit'in sözü mü olur?" Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: "Neden Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da , Bayezit 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?" Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: "Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu". Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.
Oradan, birlikte, Mevlânâ'nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ'nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl unutturmuştu. Şikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems'i ölümle bile tehtid ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ'ya Kur'an'dan bir ayet okudu. Ayet, "işte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır" anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti (
1245).

İstanbul, Büyükçekmece'de bulunan bir Mevlana heykelciği
Tebrizli Şems'in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ'dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems'e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam'da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Şems'i alıp getirmek üzere acele Şam'a gittiler. Mevlânâ'nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled'in ricalarını kırmadı. Konya'ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ 'yı Tebrizli Şems'ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ'ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip
Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems'e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi'de vardı.
Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip,
1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ'nın oğlu Alaeddin'in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled'in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü. Tebrizli Şems'in türbesi Hacı Bektaş Dergahı'nda diğer Horasan Alperenlerinin yanındadır.


Selahattin Zerküb
Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özdeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Şems'in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb'u seçmişti. Tebrizli Şems'in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ'nın gözünde Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin'i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı duyulan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin'in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.
Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık
1258). Selahattin'in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti.


Selahattin'in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin'in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ'ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ'nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.
İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai'nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar'ın İlahiname 'sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kâğıt uzattı genç dostuna; Mesnevi 'nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim."
Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 ciltlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu.
17 Aralık 1273'te de öldü. Mevlana'nın öldüğü gün olan 17 Aralık, düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan rabbine kavuşma günü olduğu için Şeb-i Arûs olarak anılır.
İlk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya'da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ'nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled'in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi'nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında İnas Çelebi olarak anılır.EN BÜYÜK EDEBİYATCILARIMIZDANDIR

2007 UNESCO Dünya Mevlana Yılı
Mevlânâ'nın 800.doğum yılı olan 2007 UNESCO tarafından dünya Mevlânâ yılı ilan edilmiştir. Bu karar Mozart yılı olan 2006'nın mart ayında alınmıştır.

Eserleri
Mesnevi
Büyük Divan
Fihi Ma-Fih
Mecalis-i Seb'a (Mevlana'nın 7 vaazı)
Mektubat (Mektuplar)

KAYNAK
^ Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi, SUNY Press, 1993, S. 193: “Rumi’s mother tongue was Persian, but he had learned during his stay in Konya, enough Turkish and Greek to use it, now and then, in his verse”
^ Franklin Lewis, Rumi Past and Present, East and West, Oneworld Publications, 2000, S. 9: “How is it that a Persian boy born almost eight hundred years ago in Khorasan, the northeastern province of greater Iran, in a region that we identify today as Central Asia, but was considered in those days as part of the greater Persian cultural sphere, wound up in Central Anatolia on the receding edge of the Byzantine cultural sphere, in which is now Turkey, some 1500 miles to the west?”
^ C.E. Bosworth/B.G. Fragner, "Tādjīk", Encyclopaedia of Islam, Online Edition ve B. Ghafurov, "Todjikon", 2 vols., Duşanbe, 1983-5
^ Hazreti Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rûmî Hayatı ve Şahsiyeti, Yrd.Doç.Dr. A. Selâhaddin HİDÂYETOĞLU, S.Ü. İlahiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi, 1996
^ Midhat Bahari BEYTUR, Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1965, C.l/s.17
Gelişim Hachette, Cilt 7, sf.2841, Gelişim Yayınları

Etiketler: